Jul 17th, 2008 | Hayattan Kesitler | 10 Comments
Biraz ani oldu ama, hani halk arasında ”zengin kalkışı” dedikleri tarzda… Uzun bir sene oldu. Arada bir gittik oraya buraya ancak gerçek bir tatil değildi hiçbiri. Ama zamanı geldi, geçici bir süre için de olsa allahaısmarladık demek lazım.

Cokcokalak hoşcakalak…
Postayı okumaya devam etmeden önce medya player a tıklayıverin.
Bugün bir okur mail atmış (biliyorum Hasan, yanlış - elektronik posta- olacak). Şikayetçi olmuş, sık güncellemiyorum blogu diye. Aynı anda ben de ”eyvallah, kalın sağlıcakla” yazısı için hazırlanıyordum. Ona yazdığım cevabı ana hatlarıyla burada da geçeyim….
Blog yazarken işkembeden uydurmamak lazım. Yazacak birşey olması için bazı şeylerin de yaşanmış olması gerekiyor. Bunun içinse vakite ihtiyaç var. İşe gitmek, faturaları ödemek, arkadaşlarla takılmak, kitap okumak, internette dolanmak, başka blogları gezmek, müzik dinlemek, sinemaya gitmek, karı & kız olayları… Bütün bunları yaptıktan sonra çıkabiliyor blog postları. Yoksa sık yazacağım derken kalite düşebiliyor. Bu tarz şeyler olsun istemiyorum blogda. Yazmış olmak için yazılan postalar… Sık postalamamanın nedenlerinden biri bu…
Bir diğer önemli sebep ise özene bezene, emek harcayarak yazdığın postalara bazen yorum düşmüyor. Yorum atılmayan postalar kadar canımı sıkan birşey yok. Çünkü okuyucuyla iletişim olmadığı zaman blog denen şey eksik kalıyor. O yüzden son zamanlarda attığım blog postalarını biraz daha üst tarafta tutarak yorum sayısını fazlalaştırmaya çalışıyorum. Yapay bir yöntem ama… Başka bloglarda sıradan postalar 15-20 yorumu çok rahat bulabiliyor bazen. Ne kadar irite olduğumu siz düşünün artık…
Bunun dışında yazdan sonra yapmak istediğim şeyler de var 5posta ile ilgili. Çok büyük değişiklikler değil ama… Bir blogun doğumu ve gelişimi arasındaki sürede farklılaşmalar, konsantrasyonun farklı alanlara kayması gibi şeyler doğal. Bu okuyucunun verdiği tepkiden çok blogu yazanın yaşadığı değişime bağlı. Yazmanın böyle birşey olduğunu bilmiyordum önceden. Kendi bilmediğin bazı yönlerin de ortaya çıkabiliyor.
Sürekli ampuller yanıyor kafamda. Nasıl daha zengin hale getirebilirim 5posta’yı diye… Bu konuda fikirlerim var. Yazdan sonra bunların ne kadarını uygularım o bilinmez. Okuyucunun da desteklemesi, itmesi, motoru olması lazım bu fikirlerin. Yeni fikirler heyecan veriyor, orası kesin…
Bir de bloga bir aylık bu arayı vermeden önce bazı şeylerin altını çizmek istiyorum. Orada burada sağolsun insanlar 5posta’dan entelektüel seks blogu diye bahsediyor. Bana sorsanız, ”kendine ait 10 adet özelliğini söyle” diye, entelektüellik ilk 20 ye girmez. Bazı konularda bi bok bilip ahkam kesmem, biraz da self destruktif bir yapım olmasının getirisi.

İlk Playstation2 aldığım sene bir arkadaşımla 4 gün eve kapanıp futbol oyunu oynadık. Yalnızca yemek yemek ve uyumak için ara veriyorduk. Tabii ki iyi oldum Pro Evolution adlı bu oyunda zamanla.
Akşam 8 de bilgisayarın başına oturup, sabah 6 da kalkabiliyorum. Sırf Klezmer müziği ve kollarını keşfetmek için. ”Abi yak bana bi Klezmer sidi” desen 7-8 tane çıkarırım. Seyşel adalarında hesap nasıl açtırılır, vergi kaçırma yöntemleri üzerine 2 gün internetin altını üstüne getirdiğim oldu. Yurt dışına yakalanmadan büyük meblağ çıkarmak isteyenler özel mail atsın bana…
Birşeye ilgi duyduğum zaman tutkuyla sarılıyorum. Kendimi mahvedene kadar iciğini cıcığını kurcalıyorum. Sevmediğim şeylere konsantrasyonum sıfır. Fatura ödemek sıkıcı bir olay olduğu için elektrik faturamı bile bile ödemiyorum. Faturayı iki defa göndermeleri lazım. Nasıl olsa koskoca elektrik şirketi telefonumu umumi tuvalet duvarlarına pezevenk diye asmaz ya…
İşte bu yapım yüzünden insanlara ”bu herifin aklı fikri o işte mi?’‘ sorusu geliyor. Yok oysa öyle birşey…. Arada bir yazıyor şurda burda ”bir erkek günde şu kadar kere zikişi düşünür” diye. O erkeklerin kaçta kaçı bunu düşünmekten öteye götürüp, ugulamayı veya en azından bu konuyla ilgili konuşmayı seçiyor. Ve bunlardan kaçta kaçı ”bunları bi blogda toplayayım da şeyolsun” diyor? Olay budur yani. Yoksa ortada üç bacakla gezen bir sapık değilim…

Martin De Barros… İsmini vermek lazım…
Bir de konsepti seksist olarak algılayıp yanılanlar var. Tam da yanılıyorlar demeyeyim. Var seksist bir yanı… Ancak bunun açılımını yapmak için biraz bekleyeceğim.
Varsa bir tanrı, yarattığı en güzel yaratık kadın. En azından görsel olarak… Onu aşşağılamak bir yana dursun, her ortamda erkekle eşdeğer kılmak en çok yapmayı isteyeceğim şey… Yalnızca bunu yaparken erkeğin aşşağıya çekilmesi yerine, kadının erkekle aynı hizaya getirilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Kariyer ve iş hayatı bağlamında Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı uğraşsın bunlarla. Adalet Bakanlığı üzerine düşenleri yapsın kadının aile kurumu içinde hakkını alabilmesi için. Diyanet İşleri gerekli fetvaları versin, paltoyla denize girmekten kurtarsınlar kadınları. Meclis, kadın milletvekili sayısını erkek milletvekiline eşit yapmaya gayret etsin.
Bütün bu eğlenceli ve ulvi görevleri devletin ve hükümetin işinin ehli olan kadrolarına bırakırken, ben de kadının cinsel özgürlüğünü bir erkek kadar, hatta ondan daha fazla yaşayabilmesi için burada bu sıkıcı görevi ifa edeyim.
Amaç budur arkadaşlar. Varsa mesajı kaçıran?…
Jul 14th, 2008 | Hayattan Kesitler, Ivır Zıvır | 3 Comments
5posta’nın ziyaretçi istatistikleri hoş sürprizlere gebe her zaman… Binaenaleyh!!!

Bir nevi hastalık bende bu ziyaretçi istatistiklerini kontrol etmek. 5posta para kazanmak amacıyla yapmadığım bir çalışma olduğu için okuyucuların sayısındaki artış ve yapılan yorumlar kazanç haneme yazılan yegane artılar. Bu sebeple hergün Google Analytics den 5posta’nın gelişimini izliyorum. Bugüne kadar bunları sizlerle paylaşmadım. Kendisi blog işiyle uğraşmayan okuyucuları sıkar diye düşünüyordum. Fakat pazartesileri biraz durgun geçiyor zaten trafik olarak. Fırsattan istifade…
Sağ taraftaki Arşiv zımbırtısına bakınca ilk postayı mart 2007 de attığım göze çarpıyor. Fakat ilk postalar deneme amacıyla olduğundan tırışka biraz… Asıl postalamaya Ekim 2007 de başlamışım. 10 ay geçmiş yani…
Türkiye’de fazla bir çevrem kalmadığından, kalan 3-5 kişiye de bu olayı haber vermek istemediğimden başlangıç aşaması çok zor oldu. Sıfır okuyucu… ”Ey ahali bir blog kurdum, girin bakın”, bunu diyecek kimse yoktu…
10 ayda 228 posta attıktan sonra gelinen durum biraz farklı tabii. Trafik artıyor sürekli. Bunda google dan gelenlerin payı büyük. Herkes yukarıdaki örnek gibi girer girmez çıkmıyor binaenaleyh. Şans eseri bulanların bir kısmı sürekli okuyucuya dönüşüyor. Bunu arama motorlarından gelen kişilerin kaç dakika sitede kalıp, kaç sayfaya giriş yaptıklarına bakarak söylüyorum. Benim düşünceme göre 15 dakikadan fazla bir sitede kalırsa bir kullanıcı kesinlikle geri döner… Bilimsel bir açıklamam yok. Bence böyledir yani… Örneğin bu ayın en yüksek rakamına 1 Temmuz günü ulaşmışım. Google dan gelen insan sayısı 2788. Böyle baktığım zaman 2788 kişiden 52 tanesi 15 dakika ve üzerinde kalmış.
Asyalı kadınlar seks ve video filmleri diye arayan şahıs sitede 1 saat 4 dakika kalmış. Bir diğeri kukusu kıllı rus kızları arıyormuş… 57 dakika kalmış.
Hep bu tarz gelmiyor. Falun Gong dine zararlı mı? diye merak eden biri 41 dakika kalmış içerde.
Anal seks yapmadım yalanı diye aramış başka bir vatandaş. Bu fazla kalmamış. 9 dakika…
Bir de yazım hataları veya bilgisizlikten düşenler var. Ukrayna’ya Ukranya diyen çok var mesela… Ukraynayı doğru yazan başkası Ukrayna grıls porn diye aramış. Mastürbasyon oluyor mastırbasyon…
Örnekler çoğaltılabilir. Ancak söylemem gereken bir şey varsa o da japon pornografisi üzerine yavaş yavaş otorite olduğum… İçinde japon, japan veya hentai kelimesi geçecek şekilde 165 adet kombinasyonlu arama var. Bunların siteye getirdiği ziyaretçi sayısı 890 gibi bir rakam. 2700 küsür arama motoru ziyaretçisinin 900 kadarı yani… % 33 e takbül ediyor… (1 Temmuz itibarı ile)
Japonya ile ilgili kelimelerden sonra en çok ziyaretçiyi Lezbiyen videolar getiriyor. Bunu ise kıllı kukular takip etmekte.
Peki sizce en popüler postam hangisi?
Hiçbirinizin doğru tahmin edeceğini zannetmiyorum. Çünkü ben dahil çok şaşırdım bu sonuca…
Meiko Kaji Eşliğinde Japon Kızları
Tek başına günde 100 - 150 ziyaretçi çekiyor. Çok hoş bir posta esasında. Nefis fotoğraflar ve süper bir müzik…
İkinci sırada ise,
Tecavüz Sahneleri ve Bıraktıkları İzler
Bu da günde 100 - 150 arası çekiyor. Bir ay önce falan 190 a çıkmış bir gün.
Erotik Site Projesi
3. sırada bu var. Çok stabil bir posta değil, 30 ila 140 arası ziyaretçi çekiyor.
Ziyaretçiler arasında kemikleşmiş bir topluluk var. Bunlar burada yorum yazanlarla sınırlı değil. Deborah bir ara ”çok sessiz okuyucuların” olduğundan bahsetmişti.
Rss şeysinden okuyanların sayısı gününe göre 140 a çıktığı oldu. E-posta listesinde 188 kişi var. Bu arkadaşlardan da özür dilerim. Yeterince eğilemedim onlara. Yazdan sonra değişiklikler gelecek yavaş yavaş. Telafi ederim…
Hani, eğer vardıysa aranızda ”ulan bunu kaç kişi okur ki?” diye merak eden, cevabını aldı işte…
Feb 25th, 2008 | Hayattan Kesitler, Ivır Zıvır | 2 Comments
Blogumu takip edenler bileceklerdir, sosyolojik olaylara liberal bakış açısı ile yaklaşmaya çalışırım. Kurallara, şablonlara ve kollektivizme karşı hep allerjim olmuştur. Kendimi iyi anlatamadığım zamanlar yanlış anlaşılma ihtimalim çok yüksek bu yüzden.
5 posta’da yapmaya çalıştığım şey belden aşşağı konulardan bahsedip bol bol çıplak resimlere yer vermek değil kesinlikle. Bunu blogu bir süre takip edenler anlayacaktır. Doğu ve batı kültürünün çarpışıp bireylerini ikiye, üçe, beşe, onyediye böldüğü bu ülkede cinsellik konusunda politik olmadan, ortadan gitmeden, bütün çıplaklığıyla yerleşmiş klişeleri ve düşünceleri yok etmeye yönelik bir amacım var. Türk insanına cinsellik konusunda Yaşar Nuri Öztürk, Haydar Dümen ya da Güzin Abla dışında bir alternatif daha sunmak istiyorum.
Bunları yapıyorum, ancak ülkenin bunca problemi arasında bu konular ilk sırada gelmiyor tabii. Fakat diğer konuları başka insanlara bırakmam gerektiğini düşünüyorum. Wordpress eklentilerini başkası yazsın, benim programcılığım wp temasında ufak tefek değişiklikler yapmaktan öteye gitmez. Sitenize nasıl hit alırsınız’ın cevabını en iyi Volkan verir. Evine aldığın ıvır zıvırlarda yapacağın değişiklikleri Eda’dan soracaksın, puroya merakın varsa onu da Eda’nın kocasına soracaksın. Süleyman Hoca ise hernekadar beni ikna edememiş ve yorumumu sansür etmiş de olsa telif hakları konusundaki mevcut kanunu bilen bir otorite olarak başvurulacak bir kaynak. Yüzlercesi var bu gibi bloglardan. Hiçbiri öbüründen daha önemli bir konuya değinmiyor. Hepsinin bir işlevi var…
Görüldüğü gibi her ske derman var blog aleminde. Yalnız ve yalnız kaliteli siyasi bloglar yok. O da insanların bu konudan tırsmasından kaynaklanıyor açıkcası. G.taltına gitmek çok kolay bu ülkede. O yüzden ben de girmiyorum bu konulara. Kurallara ve şablonlara inanan bir insan olmamama rağmen ideolojilerin, dini konuların ve politikanın bu bloga uymayacağını düşünüyorum. Benim kullandığım dil ve blogun tarzı buna müsait değil.
Volkan’ın blogunda dün gece ateşli bir muhabbet vardı. Sınır ötesi operasyon dolayısıyla şehit düşen askerler için bir hafta boyunca yazı eklemeyecek volkan bloguna (yorumlar bunun dışında kalıyor). Bunu da diğer blogculara mim olarak bırakıverdi. Bir kısım blogcu bu doğrultuda hareket edeceğini belirtti, içlerinde benim de bulunduğum başka bir kısım ise yazmaya devam edeceğini açıkladı. Demokratik bir şekilde herkes istediği yolu tutacak. Çok seslilik güzel, herkes tepkisini farklı gösteriyor. Ama her iyi başladığı işi sonunda arap saçına döndüren yurdum insanı ”yok sen yazmaya devam ettin”, sen niye sustun birşey yazmadın” tarzında genetiğine boyun eyip ortalığı velveleye verecek diye korkarım.
Bir ekleme de Sülüman Hoca’nın telif hakları ile ilgili yazısı için yapmak isterim. Kendisi zahmet edip yorumumu onaylamadığı için yorumumu yine kendi blogumda yayınlayayım dedim. Dükkan benim, istediğim malı vitrine koyuyorum…Bir de söylemeden geçmeyeyim, Süleyman Hoca kendi gibi düşünmeyenlere küstüğü için bizlere bir ders vermek amacıyla blogundaki yazı birkaç bin kez okununcaya kadar yazmamaya karar verdi. Yani çöp kutusunun orada tek ayak üzerinde duruyoruz şimdilik…
Yazıya yaptığım yoruma gelince…
Konu hakkında çok bilgili olduğun açıkça görülüyor. Titizsin de. İnsan kendi kendine sormadan edemiyor, acaba bu adam hiç mi torrentlerden müzik indirmedi diye…Bilgisayarındaki bütün müzik eserleri sahip olduğun orjinal cd lerin kopyaları o zaman. Tebrik etmekten başka yapacak birşey yok adıma.
Ben ise portatif hard diskimde 400 GB ye yakın müzik muhafaza ediyorum. Son bir senede 2 tane cd aldım 7 tane de Itunes dan para verip şarkı satın aldım. Gerisi torrentlerin marifeti. Bu biraz ideolojik bir tavıra da dönüştü bende. Korktuğumdan falan değil ama, benim gibilere savaş açan artistleri (Prince, Madonna, Metallica) ben de boykot ediyorum. Hala 20 yıl öncesinde yaşadıkları için. Müzik branşı girdiği bu savaşı kaybetmek üzere, sıra diğerlerinde. İnternetin değiştirdiği evrensel kültüre bakış açısına uygun kanunlar çıkarılmadığı ve artistlerin haklarını yeni çağa göre koruyucu modeller geliştirilmediği sürece istedikleri kadar kanunlar çıkarsınlar. Vız gelir tırıs gider… Senin, benim, onun gibi insanların da yeni teknoloji ve bu kültür değişimine ayak uydurmamız mecburi. Bu bazılarına ne kadar acı verse de durum bundan ibaret.
Buna benzer bir yorumu Eda’nın sitesinde de yaptım. Ancak herhalde hafta sonu kayağa gittiği için blogu kapalı, yorumum henüz çıkmadı.
Güncelleme: Eda’nın sitesinde yorum yayınlandı, teşekkürler… Olabiliyor insanların işi gücü blog değil ya Volkan gibi…
Technorati Tags: sınır ötesi operasyon, telif hakları, wordpress eklentileri, korsan müzik, korsan program, torrentler, cinsellik
Feb 21st, 2008 | Ivır Zıvır | 1 Comment
Dersine çalışmamış öğrencilerin sözlüyü beklemesi gibi bekliyordum mimlenmeyi. Bu sabah dükkanı açınca gördüm Taylanov’un davetini. Hassktr oldum içimden. Psikolojik bir problemim var, insanların günün trendlerine uyarak yaptığı hareketlere uymakta çok zorluk çekiyorum. Mim ski de bunlardan biri.
Bu kişisel problemime başka bir örnek verecek olursam basketbolu sevmememin nedenini gösterebilirim… Ortaokuldaydım, beyaz gölge diye bir dizi inanılmaz popülerdi tv de. Ben de beğenerek izliyordum. Fakat dizinin ertesi günü okulun bahçesinde herkes bir havaya giriyordu. Yürüyüşler değişiyor, potaya yapılan atışlardan sonra yaylanılarak yere iniliyordu. İşte böyle nefret etmeye başladım basketboldan.
Artık çocuk değilim tabii. Belki de bu problemimle yüzleşip aşmam için bir vesile olur bu mim olayı. Anlatmak lazım bu mim şeyinin ne olduğunu, herkesin bildiğini varsayarsak bu blog alemi körlerle sağırların birbirini ağırladığı yere döner. Blog sahibi olmayan siz ölümlü insanlar için mim i şöyle açıklayabiliriz. Blog yazarları arasında biri ortaya bir soru atıyor; ”diktatör olsan kim olmak istersin, neden?” veyahut ”anal mı, oral mı?” tarzında sorular olabiliyor bunlar. Soruyu soran ilk önce kendisi cevap veriyor bunlara, daha sonra ise başka bir blogcu arkadaşına yönlendiriyor aynı soruyu. Amaç ne bunda? Herhalde blog sitelerinin yazarlarının kendileri hakkında daha fazla bilgiyi okuyucularıyla paylaşma olsa gerek.
Taylanov’dan aldığım soru ise Zamanda yolculuk yapabilseydim eğer (2 kez) nerede ve ne amaçla bulunmak istediğim…
Hmmmm…..
1969 a gitmek isterdim ilk önce. Armstrong’un aya ayak bastığı günü yaşamak isterdim. Çok büyük bir olay bu çünkü… Her ne kadar duyulduğu iddia edilen ezan sesi işin cıvıklığı da olsa, insanlık tarihindeki önemi yadsınamaz. Eğer aya ilk ayak basan ben olsaydım hatıralarımda belki de şöyle yazabilirdim.
Astronot elbisesi taşşakları sıkmakta, ben ise elimde kavanoz taş örneği topluyorum. İşte o an duydum bu aziz nağmeyi…”Maaağ - zinde bir ta - rih yaa - taaar, Yaşş - şaa …..”
Şimdi 1969 a gittim bunları yaşadım ya, biletimi bir sene açık aldığım için hiç geri dönmem bir sene daha kalırım Amerika’da. 1970 yazında Woodstock festivali’ne giderim oradan. Hendrix var, paparoz var, bol paça kadife pantolon var. Hepsinden önemlisi nazlanmadan veren hatunlar var

Technorati Tags: ayda ilk adım, neil armstrong, uzayda ezan sesi, zaman makinası
Feb 16th, 2008 | Erotik & Pornografi, Genel Kültür, Hayattan Kesitler | 4 Comments
Sabah sabah bilgisayarımın başında çay, keçi peyniri ve vişne reçelinden oluşan kahvaltımı lüpletirken bir yandan gazeteleri okuyordum. Yüzeysel bir insan olduğum için türban, ekonomi, faizler, ünlülerin götü-başı gibi konuları es geçerim gazetelerde. Direk spor sayfasıdır hedefim. 3-4 tane spor yazarıdır o da okuduğum okuyacağım. Hıncal Uluç’un pembe hırkası BJK Cola-Turka’nın alay konusu olmuş. ”Resmi siteden seksist bir saldırı var” diyor Mehmet Demirkol.
Uğur Vardan’ın Çarşamba günü yazdığı gibi “Bu yönetimin kadınlarla bir sorunu var gibi”
Kadın yöneticiye “Elinin hamuruyla bu işlere karışma”
Takıma “Karı gibi oynamayın len!”
Eleştirene de “İ.ne’lik yapma!”
Yönetimin söylediklerinin tribündeki karşılığı bu. Daha doğru cümlelerle söylenmiş olması, bunlardaki hakaretin dozajını azaltmıyor.
Tam errrrkek, hep errrrkek bir yaklaşım bu!
Tabii yukarıda anlattıklarımızın da tribüncesi var.
“Önce evdekilerin karnını doyur da sonra Kayseri’ye, Manisa’ya hovardalığa git” gibi
Ya da “erkek adam önce evdekilerin harçlığını verir” gibi.
“Erkek adam borcuna sadık olur” gibi.
Bugüne kadar yönetimler ve futbolcular basından, çoğu zaman da haklı olarak çok şikayet etti. Ancak bu kadar seksist, bu kadar yerlerde sürünen bir tavır, hiç görülmemişti. Hem de çok değil, Seba’dan sadece 2 başkan sonra!
Beşiktaş yönetimine, çok geçmeden toplu bir terapi tavsiye ediyorum. Çünkü bu iş tam psikologluk, yok! Daha da ötesi psikiyatrlık bir hal almaya başladı.
milliyet 080215
Yıllardır biz de böyle büyütüldük işin doğrusu. ”karı gibi ağlama”, ”ipnelik yapma”, ”g.tveren” hep kullanılan kelimeler. Şunu çıkartıyorum bunların ışığında, toplumda saygınlık sırasında en başta erkekler geliyor, sonra kadınlar, sonuncu sırada homoseksüeller var.
Bu sırf Türk toplumuna özgü bir yaklaşım değil. En modern Avrupa toplumlarında dahi gözlemlenen bir durum. Yalnız orada bu tarz aşşağılayıcı tutumları alenen takınmak cezai işlemleri beraberinde getiriyor. İbnelerle kadınlar devlet koruması altında yani.
Tabii ki bizim toplumumuz hoşgörü seviyesi en alt düzeyde, baskıcı ve tutucu bir toplum olduğu için durum daha da can sıkıcı bir hal alıyor. Bu şartlar altında kadın veya homoseksüel olmak hiç de kolay değil. Tüm bunlara rağmen özellikle Türkiyedeki eşcinsel topluluk internette çok kaliteli yayınlara imza atmaya başladı. Bunlardan ilk keşfettiğim Gaykedi olmuştu. Oradaki bir yazının yorumlarını okurken İçimdeki Ayı adlı blogu keşfettim. Bu blogdan öğrendiğime göre Türkiye Ayılar Grubu ”Beargi” adlı bir online dergi çıkarmış. Açık söyleyeyim okuması zevkli, bayağı ilginç bir dergi.
Maalesef kadınlar kanadından bu derece kuvvetli yayınlar bulmak pek mümkün değil. Aralarında birşeyler yapmaya çalışanlar da feminist zırvadan öteye geçemiyor. Bir ihtimal de şu; kadınlar duygusal olarak çok derin varlıklar olduğu için yapılan şeyleri ben anlamıyorum. Ağır psikolojik-sosyolojik denemeler, içim kararıyor, takip edemiyorum.
Oysaki toplumdan çok darbe alıyor kadınlar. Bu yüzden güçlü, lafını esirgemeyen, seksüel özgürlüğüne sahip çıkabilen kadınlara ve özellikle blog yazarlarına ihtiyaç var. Çiçek, böcek yazmayı bıraksınlar artık…Kadınların bir bölümü bana tepkili olabilir diye düşünüyorum. Arada bir alıyorum böyle sinyaller. Kadına bakış açımı eleştiriyorlar zaman zaman. İşin ilginci bu tarz yorumlar yazılarıma ek olarak değil, bana mail atılarak yapılıyor.
Değişik bir tarz yakalaması gerek Türk kadınının internette. Hadi beni es geçsinler, ama en azından gay leri örnek almaları lazım.
Technorati Tags: turkish gay community, türk homoseksüeller, homoseksüel magazin, turkish gay magazine, turkish gay, hıncal uluç, mehmet demirkol
Powered by ScribeFire.