Dom Dom Kurşunu Sekti
Böyle bir türkü mü vardı, ne? Kendine yapılmasını istemediğin şeyleri başkasına yapma…
Böyle bir türkü mü vardı, ne? Kendine yapılmasını istemediğin şeyleri başkasına yapma…
Arada bir arkadaşlardan duyuyorum, ”Yahu şu Japon porno filmlerinde neden sansür var?”. İnternette rastladığımız fotoğraflarda ve videolarda pikselleme yöntemiyle edep yerlerinin ve cinsel birleşme pozisyonlarının sansürlendiğini zaman zaman görmüşüzdür… Kastettikleri o…

Esasında ben japon pornografisinde yaygın anlamda bir sansür olduğunu düşünmüyorum. En azından günümüzde… Bugünkü postamızda bu konuyu ele alalım ki, hem bu yanlış düşünceyi de ortadan kaldırmak için birşey yapmış olalım hem de japon yakın tarihine kısaca bir göz atalım…
Japon pornografisi ve erotizmini anlamak için ilk önce aklımızdan Japonya’nın tek tanrılı bir dine sahip olmadığını çıkarmamalıyız. Çıplaklık ve seks bu yüzden hiçbir zaman tabu olarak görülmedi Japonya’da. Tek tanrılı Abrahamit dinleri istisnasız seks düşmanı profil çizerler. Cinsellik ve seksin tek amacı üremektir bu dinlere göre. Oysa hepimizin bildiği ”günah” kavramına Japonya yabancıdır, müslümanlardan, hristiyanlardan ve yahudilerden farklı olarak.
Bu yüzden çok zengin bir erotizm tarihi vardır Japonya’nın. Bilmiyorum aranızda Japon Yastık Kitapları’nı bilen var mı? Gençlere verilen bir çeşit seks el kitabı… Seks ve pornografi her zaman Japon toplumunda vardı. Batı toplumlarından farklı zevklere ve ihtiyaçlara da yönelen çeşitleriyle…
Yalnız japon tarihinde istisnai bir period vardır, Meiji dönemi… Bu dönem Japonya’nın modernleşmeye başladığı ve emperyalist bir güç olma hevesinin peşine düştüğü dönemdir. Meiji döneminde Japonya kendini batılı hristiyan normlara uydurmaya çalışmış, düşünce sistemini batılı standartlara oturtmak istemiştir.
Ayrıca emperyalist ve her zaman savaşa hazır toplumlarda gözlemlediğim bir olguyu da sizlerle paylaşmak isterim. Bu tarz ülkeler toplum ahlakını çok önemserler. Bunu sıkılaştırıcı önlemler almaktan da kaçınmazlar. Örnek mi? Hitler Almanya’sı, günümüzde ABD, Sovyetler Birliği (”seks” kelimesi kullanılmıyordu Sovyetlerde). Türkiye’nin tutuculuğunun kaynaklarından biri de bu olabilir mi? İç ve dış mihraklar, hristiyan Avrupa’nın tehdidi, haçlı seferleri, pkk, ermeni sorunu vs… Dolayısıyla düzüşerek enerjiyi harcamaya gerek yok. Bunun zevkine varan insanlar gevşek olur, hayatta ve savaşta başarısız olur. Hatta erkek çocuklara empoze edilen, ”aman 31 çekme, derslerinde başarısız olursun” fikridir. Bu uyarılara kulak asanlar bugün devletin önemli kademelerinde oturup bizleri yönetiyorlar. Aralarında hakim, savcı olanlar youtube kapatıp, açıyor vesaire… Tavsiyeleri dinlemeyenlerin ise çok olsa bir blogları var…Tekrar konumuza dönecek olursak…
Japonlar için mornleşme dönemi ve emperyalizm 1945 de savaşı kaybettikleri güne kadar sürdü. Savaş sonrası ABD, Japon Hanedanlığı’nı kapitülasyonlara zorlayarak aşşağıladı. Aynı zamanda demokrasi, barışın bir garantisi olarak dayatılıp, hanedanlığın etkisi azaltıldı. Düşünce ve ifade özgürlüğü gibi kavramlar da Amerika’dan alınan ilhamlarla Japon toplumunda oturtuldu.
Fakat Meiji döneminde (1800 lerin sonları) hristiyan batıdan ithal edilen cinsel organların sansür edilmesi olayı, kanun kitaplarında savaştan sonra da kaldı. Hatta Amerikalılar tarafından da desteklendi… Bu sansür kanunları korunmakla kalınmayıp güçlendirildi de.
Ancak aradan geçen neredeyse 70 yıla yakın zamanda Japonya’da artık yeni ve modern normlara kendini uydurmaya başladı. Esasında bunu ”Japonya özüne geri dönmeye başladı” olarak da yorumlayabiliriz.
Bahsettiğim tarzda sansür, pikselleme yöntemi diye adlandırılan şekliyle yapılıyor. Cinsel organ ve tüyleri airbrush metodu ile karartılıyor. Tıpkı resim sanatının İslam’da yasak olmasının Osmanlılar’da minyatür sanatının doğmasına sebep verdiği gibi, bu sansürleme yöntemi de değişik pornografi tarzlarının Japon seks endüstrisinde genişçe yer bulmasına olanak vermiştir.

Japon geleneklerinde de yeri var…
Bukkake bunlardan biridir mesela… Bukkake birçok erkeğin, bir kadının yüzüne boşalması olayıdır… Sperm bu sansür kanunlarının kapsamına girmiyordu. En azından erkeğin orgazmı ve boşalma teması kuvvetlendirerek pornografiye kazandırılmıştır. Ayrıca kadınların squirting dediğimiz, kukularından bir nevi salgıyı fışkırtma olayı da çokca konu edilmiştir. Bunların ötesinde daha bizim normal dediğimiz şeylerin dışındaki temalara da ağırlık verildiğini görüyoruz… İşeme, tecavüz vs. gibi. Düşünün sansür, tutuculuk ve zorlama nerelerden patlak veriyor. (Bkz. Anadolu’da seksin tabu olup dinin kuvvetli olmasına karşı eşşek, keçi, köpeklerle ilişkinin veya ensestin yaygın olması… )

Sansürün başkaca etkilerinden biri de anime edilmiş pornografinin eşi benzeri olmayan bir şekilde yaygınlaşmış olmasıdır. Hentai ve Lolikon bunlardan ikisidir. Çok daha çeşitleri de var tabii. Hentai’yi bilen aranızda çokca çıkar tahmin ederim. Ancak lolikon batıda az bilinir. Esasında Hentai’nin bir çeşididir. Fakat çok genç, çocuk denebilecek yaştaki kişiler çizgilerle tasvir edilir. Bu kol daha da detaylandırılarak bir lolita kültürünün oluşumuna yol açmıştır.
Okul önlüklü kızların (seifuku) yer aldığı video ve fotoğrafları görmüşsünüzdür muhakkak. Bir de bunun deyting şekliyle varolan enjo kosai - okul kızlarının yaşlı erkeklerle randevulaşmaları- gösterilebilir. Bu randevular bazen fuhuş olarak görünse de yalnızca beraber olup, muhabbet etmek, vakit geçirmek gibi aktivitelerle de sınırlı kalabilir. Çok genç kızların yarıçıplak ve seksi pozlar vermeleri de çok görülen bir olgu… Buna örnek 15 yaşındaki İrie Saaya yı gösterebiliriz.

İrie Saaya modellik kariyerine 11 yaşında başladı…
Lolikon ve türevleri Avrupa’nın çoğu ülkesinde yasaklı. Gerçi japonya’da da lolita kültürünün daha ileri boyutları 1999 da yasaklandı. Bu da hentai’ye yeni bir ivme kazandırdı. Anlaşılan yasaklara rağmen bu kültür bir şekilde yaşayacak, yeni ifade yolları bulacak… pekçok japon sado-mazo filmleri Avrupa ülkelerinde şiddet içeren pornografi olarak tanımşanıp, mahkeme konusu olabilir…
Pornografi branşı, savaş sonrası inanılmaz derecede gelişti. Şu an Japon otomobil endüstrisinden sonra iki numaralı endüstridir. özellikle JAV (Japanese Adult Video) dünyadaki pornografi branşı terminonlojisine 80 lerdeki video furyasından sonra tamamen girdi.
Reon Kadena - Desire
Uppladdat av Knightrdr
Batıda işsiz kalan normal oyuncular branşta kalabilmek için son çare olarak porno filmlerde oynarken, Japonya’da AV (Adult Video) yıldızı, oyuncusu olmak statü sayılmakta. Hatta, zaten film branşında önceden etable olmuş oyuncular bile AV branşına geçmekteler. AV yıldızları Japon tv ve dergiler tarafından röportajları yayınlanmaktadır. Nasıl biz Hürriyet’in kelebek ekinde bilmemnenin röportajını pazar sabahları evde ailece okuyorsak, Japonlar da kendi AV yıldızlarının röportajlarını aynı şekilde takip etmekte.
Piksellemek, daha çok videonun popüler olduğu devirlerden kalma. Ne zaman ki yabancı pornografinin ithali ve zamanla internetin gelişimi sahne aldı, bu yasaklar gittikçe daha saçma bir hal almaya başladı. 2001 den beri devlet bu kanunların uygulanmasını takip etmekten vaz geçmiştir. Hernekadar piksellemek bir branş standartı olarak kalmış da olsa neredeyse yalnızca büyük prodüksüyon şirketleri tarafından yalnızca iç pazara yönelik prodüksüyonlarda kullanılmakta. Tv de gösteriminde problem çıkmasın diye… Bu tarzın da genelde iki versiyonu yapılmakta. DVD versiyonlarının sansürsüz olanları da mevcut.
Ben severim japon pornografisini. Çok deneysel ve sürprize açıktır… Teknik ve fotografik açıdan batıdaki benzerlerine göre çok üstündür. Açılar ver perspektif açısından da çok yenilikçidir… Bol bol alet edavat kullanılır, ve de kayganlaştırıcı madde… Kostüm ve rol oyunları bolca yer alır…

Kötü yanlarından biri ise kadınların çok pasif ve edilgen olmaları. Bir de belli bir süreden sonra çıkardıkları miyavlamaya benzeyen sesleri irite edibiliyor insanı.
Reon Kadena - Leon
Uppladdat av Knightrdr
Çek yahudisi Pavla Fleischer (Fleicherova) 2004 yazında Ukrayna göçmeni, Amerika’da yaşayan Eugene Hürtz e aşık olur. O dönem film okulunda öğrenci olan Pavla bir arkadaşının ısrarı ile bir akşam Chinatown daki Bulgar barına müzik dinlemeye gider. Eugen burada dj lik yapmaktadır. Bununla da kalmayıp New York un ünlü Punk-Rock gruplarından Gogol Bordello‘nun da lideridir. Pavla’nın çingene müziğine olan ilgisi ve Eugene’nin karizmatik kişiliği birleşince şimşeklerin çakması çok zaman almaz.

Pavla & Eugene, plastik çatal bıçağa dikkat!!!
Pavla, şöyle anlatıyor aralarındaki olayı… Türkçeye çevirmedim, atmosferi kaybeder diye de bir bakıma….
”I had become obsessed with Eugene. That’s what it was. One drunken car ride with him in the summer 2004 and I could not get him out of my mind.
He was loud and obnoxious but with passion I rarely saw in men I have known. He serenaded me with gypsy songs, and enchanted me with his spirit.
I needed more time with him but sadly, Eugene did not need me. He was after all the lead singer of the new Yorks’s notorius Gypsy Punk band, Gogol Bordello, with no shortage of female fans.
Like a woman possesed I played my final card, and appealed to the only thing I could: his ego. ”I’ll make a film about you”.
Anladığımız kadarıyla Pavla’nın bu aşkı karşılıksız kalıyor. Ancak sanatçı kişiliği ile çektiği aşk acısını birleştirince ortaya mükemmel bir belgesel çıktı. The Pied Piper Of Hützovina…Belgesel’in konusu Eugene’in anavatanı Ukrayna’ya köklerini aramak için yaptığı ziyaret.

Kiev’de 1972 de doğmuş Eugene… Rus, çingene, Ukrayna karışımı bir aileden geliyor. Benim Gogol Bordello ile tanışmam 3-4 yıl öncesine dayanıyor. Hep üzerine basmak istediğim konu, copyright kanunlarını çiğnemek sayesinde tanıştım bu mükemmel grupla. İki konserlerine gittim şu ana kadar. Bir müzisyeni canlı performansını izlemeden değerlendirmek olmaz. İnanılmaz bir enerji, inanılmaz bir şov, bunun yanında çok samimi ve içten…. Böyle özetleyebilirim Gogol Bordello ‘yu. Eugene i izlediğin zaman bir entertainer olmanın ne demek olduğunu görüyorsun ayan beyan…

Burada da arada bir belirttiğim üzere, etnik müzik ve özellikle orta ve doğu avrupa, rus, çingene müzikleri ilgi alanım. Bu bakımdan Eugene’yi keşfetmek abartmak gibi olmasın ama, kardeşini bulmak gibi birşey oldu benim için.
DVD yi almadım henüz, ama ilk yapacaklarım arasında… Yeni albüm Super Taranta çıkalı çok olmadı… Bir tane de parça oradan koyayım…
İşin ortasında Serkan aradı, ”olm Fenerbahçe’ye MTK çıktı Macaristan’dan” diye… Maça gidelim diyor… Hiç düşünmeden atladım, ”ayarla biletleri, kesin geliyorum”.
Açıkcası Fenerbahçe beni milli takımdan daha çok heyecanlandırıyor. Belki de bu yüzden Avrupa Şampiyonası süresince fazla futbolla ilgili birşey yazmak gelmedi içimden. Ancak sarı lacivert işin rengini değiştiriyor. Bunu da çok sorguladım kendimce… Ne dindarım ne de milliyetçi. Fakat bir insan olarak bir yere ait olma duygusuna ihtiyaç var herhalde. Türk gazeteleri okunmuyor, Türk tv si seyredilecek gibi değil, zaten tv olayını tamamen bıraktım diyebilirim. Fenerbahçe biraz da Türkiye ile bağım, bu görevi de görüyor. Nesin olm sen? Fenerbahçeliyim… Olay bu yani…
Futbol gezilerini de bir gelenek haline dönüştürmeye başladık. İstiyorum ki dandirik ülkeler, ucubik şehir takımları çıksın. Avrupa’nın büyük şehirlerinde bir numara yok. Zaten hepsinde sağına dönsen kebapçı soluna baksan pizzacı. İnsanları bile tek tip olmuş artık. Ekzantrik hiçbirşey kalmadı Avrupa’nın gelişmiş ülkelerinde. Ama Macaristan ,Çek Cumhuriyeti, Litvanya, Polonya vs hala kendine özgü…
Bir de gece hayatına kendini verme olayı var bu gezilerde. Stockholm’de dışarı çıkmayı bıraktım artık. Bütün yerlerini ezberledik, sıkıcı geliyor. Çok değişik mekanlar bulmak da mümkün değil zaten. Bir laf vardır İsveçce’de… Lagom…Lagom, orta karar demek… Herşey orta karar olmalı. İsveçli’nin fetişidir lagom olmak. Çok akıllı olmayacaksın, çok aptal da… Ne zengin, ne de fakir olmalısın… Ne çok sinirli ne de çok uysal… Ne karşındakinin gözünün içine bakacaksın, ne de gözünü ondan kaçıracaksın…. İsveç ve İsveçli’yi tanımlayan daha iyi bir kelime yok bundan başka… Dolayısıyla bunların eğlence yerleri de lagom… Çok şatafatlı olmaz, ayıp kaçar… Mümkünse mekanlarda güzel kızların olması istenir (mekan sahipleri tarafından), bütün reklam, dizayn buna göre yapılır… Ama striptiz olamaz… Kumar oynayabilirsin her yerde. Ancak belli bir rakamın üzerine çıktığında seni bir odaya alırlar, eline kumar illetinden nasıl kurtulursun diye bir kitapçık verip, nasihat çekerler. Fotoğraflı kaydını aldıkları için, baktılar ipin ucunu kaçırıyorsun bütün ülkede kumarhanelere girmeni yasaklarlar…
Sıkıldım bu tarz yerlerden… Yurt dışındakiler daha taşşaklı… Herşey var oralarda. Kocaman mekanlarda eskort kızlarından, striptize, kumardan, üniversite öğrencilerinin dans ettiği dans pistlerine kadar herşey… Hepsi bir arada belli bir harmoni içinde… Kimse kimseyi rahatsız etmeden…
Özellikle eski doğu bloku ülkeleri bu işi çok iyi yapıyor artık. Yeni türeyen para babalarına hizmet eden inanılmaz güzel mekanlar… Bizim gibi parasını batı Avrupa’da kazananlar içinse fiyatlar çok egzotik kaçıyor tabii… Ucuz da demeyeyim ama… Bu tarz yerlere Paris’de Londra’da gitsen kanırtırlar. Buralarda öyle değil. O yüzden de Macaristan çıkınca Fener’e içimdeki hayvan kıpırdadı…

Voodoo Lounge Casino - Riga - Letonya
Kumarla işim olmaz… Bizim Serkan sıkı oynuyor ama… Riga’da Ukrayna halk dansları gösterisine gittik. Bu devre arasına sıkıldı. ”Abi sen çıkınca Voodoo Lounge’un kumarhanesinde bulursun beni” diyerekten ayrıldı. 45 dakikalık ikinci yarıyı seyredip oradan yürüyerek kumarhaneye geldiğimde 1000 doları yakmıştı çoktan… Ben ise en son Estonya’ya giden bir gemide kollu makinelere para attım. 3 siki yanyana getirince para veren makineler… Şakır şakır indirmiştim jetonları o gün. Yolculuk bedavaya gelmişti… Yoksa hiçbir merakım yok kumara…
Klasik olacak ama ben daha çok doğal güzellikleri ile ilgileniyorum gittiğim ülkenin. Fakat vakit kısa olduğu için genelde öyle Turist Ömer gibi takılmaktansa profesyonel çalışmak tercihim. Google da sıkı bir araştırma yaparım. Ne gibi eğlence yerleri var? Eskort hizmetleri? Fiyatlar? Yemek yenilecek yerler? Müzeyle işim olmaz, daha önce bir yerde de yazdım, çok uykum geliyor müzelerde falan. Louvre’da sanki üzerime 2 ton yük çöktü… Kalakaldım…
Gece hayatına gark olduğun zaman parayı düşünmeyeceksin artık. O safha seyahati planlamadan önce… Ne diyorlar? Yiyemeyeceğin tarrağın altına baştan yatma.!!! Düşünmem o yüzden… Baştan bütçeyi yaptık, yetiyorsa para jakuzi, şampanya, kızlar hepsi olacak… Bu gibi seyahatlarde kalabalıksak işin aganigi kısmının organizasyonunu alırım üzerime… 5 kişi Tallinn’e gittiğimizde otele check-in yapar yapmaz lobiye indim. Güvenlik görevlisini bulup önüne 2 tane dosya kağıdı dolusu telefon numarası ve resim bıraktım. ”Ara bunları, 3 saat daha odamızdayız”. Biliyorum benim gibi centilmen birine yakışmıyor belki… Fakat durum neyse o… Bazen hayvanca ve adice davranmak hoşuma gidiyor… Modern toplumun ve kapitalizmin kurbanıyım desem feminist okurları bir nebze yatıştırabilir miyim acaba? İsterseniz eskort kızlar ve fuhuş üzerine detaylı görüşlerimi başka bir postada yazayım. Linç edilmeden önce… Sonra o tartışmaya gireriz…
Rocket Club
Uppladdat av IkselFilms
Hovardalığı buralarda yapıp eve dönünce işe güce daha iyi konsantre oluyor insan. Karıya kıza kafa yormaya gerek yok Stockholm’de. Zaten bir koltukta birkaç karpuz taşımaya çalışan biri olduğum için böyle bir konsantrasyona da ihtiyacım var evde. Uslu durmak lazım bir sonraki seyahate kadar. Muhtemel rakipler arasında var mı bilmiyorum ama şampiyonlar ligi grubuna bir de İzlanda Rejkjavik den bir takım çıksa diyorum… Rejkjavik’in gece hayatını öve öve bitiremiyorlar…
Dün bir İsveç gazetesinde okudum, ancak Türkiye koşullarında da geçerli olacağını düşünüyorum. Çocuklar ebeveynlerinin (özellikle babalarının) internette erotik içerikli sitelere girmesinden, genç kızlarla chat yapmasından büyük zarar görüyormuş… Seks ve pornografi olunca erkeğin işi cidden de zor. Her koşulda kabak başına patlıyor bir şekilde… İsveç gazetesindeki yazı çocukları koruma derneğinin yaptığı bir araştırma üzerine yazılmış. Bakın bu derneğe gelen telefon ve maillerden birkaç örnek vereyim…
15 yaşındaki erkek çocuğu mail atmış
”Babamın annemi aldattığını zannediyorum. Msn de yaptığı görüşmelerin kaydını okudum. Merak ediyordum… Ve gördüm ki genç kızlarla konuşuyor. Çok iğrenç. Çünkü babam 53 yaşında. Seks hakkında konuşuyorlar, buluşup neler yapacaklarını konuşuyorlar… Kusasım geldi ve gerçekten kendimi çok kötü hissediyorum. Bilmiyorum anneme anlatmalı mıyım? Boşanacaklarından korkuyorum. Lütfen söyleyin, ne yapmalıyım?”
12 yaşında bir kız telefonla arıyor
Kız, annesinin sürekli bilgisayar başında oturmasından yakınıyor. Açık saçık kıyafetletler msn başında oturan anne, çıplak resimlerini de internete koyuyormuş.
Başka bir oğlan çocuğu, 18 yaşında (çocuk???)
Babam çocuk pornografisi içeren sitelere girip çıkıyor. Şu an delil topluyorum, daha sonra polise vereceğim bunları…
(Merak ediyorum… 18 lik delikanlı çocuk pornografisinin tanımını gerçekten biliyor mu?)
Benim kafama başka birşey takıldı… Anlamadığım, bu dernek neden medyaya olayı böyle bir şekilde yansıtmak yerine çocuklara eşyanın tabiatı, insan ilişkileri vs üzerine eğitim vermiyor…
Medyada bu haberin çıkmasının asıl amacı çocukarı korumaktan çok, internette sekse, bilmemneye vakit ayıran ebeveynlerin gözüne parmak sokmak olmalı. Dolaylı yoldan ebeveynleri, evlilik kurumunu din ve ahlak kitaplarındaki şekliyle muhafaza etmeye yönlendirmek… Monogamil, neredeyse masalcı bir anlatım…Tıpkı incilde anlatıldığı gibi… Ya da papazın pazar ayinlerinde okuduğu gibi… Çocukların beynine küçük yaşta kazınmak istenen evli insanların başkalarından hoşlanamayacağı, istek duyamayacağı. Bir de tabii yaş ırkçılığı var. 53 yaşındaki baba 17 lik kızlardan hoşlanamaz, sapıklık bu… Olsa olsa 40 ve üzerine izin var… Tabii bu tür ahlaki eğitimin verildiği yer okullar. Demek ki okul ve eğitim sistemi insan seksüalitesinin nasıl işlediğine dair bilgi vermekte başarısız. Sırf çocukların önüne maket çükler koyup, bunlara prezervatif nasıl geçirilir ile seks ve cinsellik dersi başarıya ulaşmıyor.
Kendi çocukluğumuzdan da örnek verebiliriz. Çoğumuzun düşüncesi ebeveynlerimizin bir cinsel hayatı olmadığı üzerineydi. Yani bizleri peydahladıktan sonra kepenkleri kapatmışlardı hepsi. Ondan sonra bizlere karşı olan sorumluluk ve görevlerini yerine getireceklerdi çünkü. Anneler ve babalar düzüşmemeli gençler gibi… İğrenç olur böyle birşey…

Babanın neden hoşlandığını gerçekten biliyor musun?
Eğer ben çocukları koruma derneğinde çalışsaydım ve yukarıda örneğini verdiğim çocuklar, gençler bu problemleriyle karşıma çıksaydı tavrım çok net ve kesin olurdu…
”Sktirin gidin karşımdan!!!” derdim…
Ananızın babanızın cinsel istekleri siz peydahlandınız diye sona erecek değil ya… Annneniz hala ağzına almaya devam ediyor, babanızın 18 lik hatunların sert ve diri göğüslerine bakma isteği ise ölene kadar dinmeyecek…
Yalnızca bunları sizlerden gizleyerek yapmaya çalışıyorlar. Gerçeğin sert darbesinden sizleri korumak için. Aynı zamanda bu kendi özel hayatlarını ilgilendirdiği için.
Sizin hiçbir hakkınız yok onların özeline girmeye. Ayrıca ebeveynlerinizin birbirleriyle özel bir durumu da olabilir. Birbirlerinden habersiz isteklerine ve duygularına bir çıkış noktası bulabilmeye hakları da var. İnternette pornoya bakmak gibi… Bir ilişkide ventilasyon vazifesi de görebilir pornografi. Hiçbir ilişki mükemmel değildir ve inişli çıkışlı zamanları vardır…
Ayrıca ebeveynler sırf sizleri üzmemek için de bir arada yaşamaya devam ediyor olabilirler. Veya ekonomik sebeplerle, ailenin gerekli ekonomik güvenceyi belli bir düzeyde tutabilmesi için. Evlilik bazen ekonomik bir pakta dönüşebiliyor. Fakat bu paktın dışında ebeveynler sessiz, konuşulmamış bir anlaşma ile ayrı ayrı özel hayatlara sahip olabilirler. Esasında bu sizlere duyulan bir aşk ve fedakarlık… Çocuklar için evliliği sürdürmek… Aynı zamanda kişi primitiv ihtiyaçlarını da giderecek, fantazilerini de gerçekleştirecek.

Yemek, ütü, bulaşıktan sıkılan ev hanımlarına alternatif
Bütün bu verdiğim örneklerideki tek işlenen hata, yalnız ve yalnız çocukların ebeveynlerinin özel hayatına tecavüzünden kaynaklanıyor. Nasıl ergenlik çağındaki bir genç, özel eşyalarının, günlüğünün vs. karıştırılmasını uygun bulmuyor ve bunu kişilik hakkına saldırmak kabul ediyorsa, bunun tam tersinin de kendi ebeveynlerine yapmaktan kaçınmalı.
Çocuğun işi, anasının babasının gizli şeylerini karıştırmak değil. Ergenlik çağı bebeleri bunlarla uğraşmak yerine kendi işlerine bakmalı…
İnsan ırkı bazen kendinden nefret ettiriyor adamı… Hümanist olduğumu hiç iddia etmedim, ancak şiddete tamamen karşı olduğumu zannediyordum. 30 una basmadan önceydi ama galiba bu, 30 dan sonra sabır kalmıyor insanda. Artık zaman zaman hak veriyorum elinde kalaşnikofla böyle ortama girip şarjörü boşaltanlara. Tabii sonu feci, bir sürü ölü ve yaralı var. Üstelik sen de hapisi boyluyorsun. Ancak yine de şarjörü boşalttıktan sonraki ilk dakikalardaki duygu hoş olabilir. İçinde tatlı bir boşluk, omuzlarından bir yük kalkmış, kafanın içinde hiçbirşey yok. Anlayabiliyorum, hiçbirşey olmamış gibi bir kafeye gidip cappucino ve cheesecake söylemek… Yapmam tabii, ama hayal ediyorum bazen yapabilmeyi…
Dünkü boktan yenilginin üzerine bu sabah tehdide maruz kaldım. Al sana iki sebep… Dün akşam Kungsträdgården (Türkçesi, kralın bahçesi - bu arada kralın da taaa…) denen yerde maçı izledik.

Adam zannedip büyük ekran kurmuşlar. Aha buraya…
Güya sosyal olucaz, ırkdaşlarımıza, toprakdaşlarımızla maç seyredeceğiz. Vardı hepsi işte… Alman da vardı bayaa. Bakın burada nelere kıl oldum:
Rüştü’ye kıl oldum: Mına q. yıllardır bir meslek icraa ediyorsun dünyanın parasını kazanarak. Mısırdaki sağır sultan biliyor yan toplarda zayıf olduğunu. Arkadaş çalışsana biraz yaa. 20 sene ben bir meslek yapsam mına korum, iciğini cıcığını bilirim o işin…
Kürtlere kıl oldum: Bir kısmı yanağına Alman bayrağı yapmış boyayla. Leman dergisinde çizilen inşaat işçileri tipinde bir sürü adam. Almanya gol attıkça vulu vulu vulu halay çektiler… Hoş, ben burada biraz çifte standart yapıyorum. Daha dün gibi gözlerimin önünde. Tromsö Galatasaray’ı elediğinde tv nin önünde diz çöküp yumruklarımı sıkdığım gün… Aynı şey olarak değerlendirilebilir mi acaba?
Türklere kıl oldum: Her Almanya golünde Alman seyircilerin yoğun olduğu bölgeye doğru dolu bira bardağı fırlattılar. Bizim de üstümüze geldi. Bununla yetinmeyip yerden aldıkları çakıl taşlarını da fırlattılar. Arkadaş itten hayvandan başka birşey çıkmıyor mu bu memleketten yaa.!!!
Bu irite edici olayların yanında çok eğlendiğimiz anlar da olmadı değil. Medya branşında çalışan çok yetenekli bir arkadaşım var. Filmler, çizimler, senaryolar vs. Lakabı Hakan Şükür aramızda. Sebebine gelince… Kızlarla takılmaya falan son derece hevesli ve meyilli. Gece hayatında, bar ortamlarında falan çok çalışır hatunlara. Sürekli manevralar, binbir numaralar, deplase olmalar, rövaşata, kafa… Fakat iş gole gelince yok… O yüzden Hakan Şükür aşşağı, Hakan Şükür yukarı aramızda. Maçı izlerken kulağıma eğildi.
”Abi, inşallah yarın da Ruslar kazanır, finalde karşılaşırız. Yine geliriz o zaman buraya di mi? Bir sürü Rus hatun gelir maça…”
Maçtan sonra bir de macerasını anlattı yolda giderken… Gülmekten kafamın arkası ağrıdı. Bir de bana sapık diyenler falan var…
Eleman iki hatun atıyor eve. Bir süre oynaşıp yiyişiyorlar işte. Fakat akabinde hatunlar klasik ”ne yani biraz eğlenip cilveleştiysek bu vereceğimiz anlamına gelmez” numarası çekiyorlar elemana. Tamam, peki diyor bizimki de. Sakin ve efendi bir çocuktur kendisi. Hatunlar gece yatıya da kalıyor utanmadan bir de… Şükür bunları rahat bıraktı ama, kalktı mı da indirmek lazım tabii ki. Bunlar uyuduktan sonra bizim eleman odalarına giriyor sessizce. Çıkarıp takıyor prezervatifi ve başlıyor çekmeye…. Suratlarına doğru…
”Değdirseydin hafiften” diye ekledim, bir yandan yarılıyorum… ”Yok ama şu mesafeye kadar yaklaştırdım” dedi. Baş parmağıyla da gösterdi mesafeyi. Çok yakındı cidden de…
Sonra patlatmış eleman, iki defa hem de…

Gülmekten karnımıza da ağrılar girdi. Yanımızda İsveçli bir arkadaş da vardı. Bilmiyorum iyi mi ettik ona da anlatmakla… Kültür farkı falan, anlamaz belki olayı…
Güzel anlarımız bu kadarla kaldı. Yoksa gerisi hayvanlık, piçlik işte… Sırf maç sırasında olanlarla kalsam bu kadar hayata ve insanlığa karşı nefret dolu olmazdım. Sabah Türkiye’den Türkün bir tehdit etti beni. Tamamen iş odaklı birşey. Detayları burada geçmeyeceğim. Kolay yoldan para kazanmak için neler yapıyor insanlar?
Şeytan diyor bazen at kendini bir yerden, vur kafayı betona… Uyandığında ne Türk olduğunu hatırla, ne de Türkçe konuş… Her çiş yapışında da merak et dur… ”Niye sünnetli lan bu?” diye…
Toplu katliam, AK 47, kalaşnikof falan derken ekleyeyim. Sırf bir şarjörü internette sitelere pop up reklamı veren şirket sahiplerine saklıyorum… Niye diye sormayın…
ilk bölümde Queen Mary I in acımasız protestan avını ve copyright ın ortaya çıkışını ele almıştım. London Company of Staioners in tekelinden bahsettikten sonra da 1688 deki Glorious Revolution ile bitirmiştim birinci bölümü. Bu postada ise 1640 ile 1900 arasındaki evreyi işleyeceğim.
1600 lü yılların ortasında parlamento sansür mekanizmasının kontrolünü saraydan almaya başlamıştı. Bunun sonuçlarından biri de yıldızlar kamarasının feshi oldu. Yıldızlar kamarası ”camera stellata” sansür davalarına bakan mahkemenin adı idi. 1641 de parlamento tarafından lağvedildi. Bu mahkemenin ortadan kalkması ile basılan eserlerin sayısında müthiş bir artış oldu. Artık sansür ve sansürü denetleyen mekanizma yoktu.
Tabii parlamentonun amacının sansürü kaldırmak olduğu gibi bir saflığa düşmemeliyiz. Politika ve politikacılar bugün neyse o gün de aynı idiler. Bu sebeple camera stellata nın yerine lisans sistemi diye birşey çıkardılar. Esasında bu dasansürün başka bir çeşidi idi. İçeriği ana hatlarıyla:
- Basımdan önce lisans çıkarma zorunluluğu
- Yazarların, basımcıların, sorumlu yayıncıların fişlenmesi
- İzinsiz yayınların Evde aranma, el koyulması ve yakılmasıyla ilgili düzenlemeler.
- Yazar, basımcı ve yayıncının uygunsuz yayın olduğu takdirde tutuklanması ve cezalandırılması.
London Company of Stationers, daha önceki yazımda da anlattığım gibi sansürün uygulanışı düzenleyen ve icra eden (kitap yakma, matbaalara el koyma) organizasyon idi. Tamamıyla basım ve yayın konusunda tekel (monopol) e sahipti. hatırlatmakta yarar var, bahsettiğimiz konu telif hakları, copyright… Bundan başka hiçbirşey değil. Özüyle, amacıyla…

Sansür 1662 de daha da sertleştirildi. Yeni bir kanun, ”licensing of the press act” yürürlüğe girdi.
Ve o arada iç savaş, ve Glorius Revolution 1688, güç dengeleri tamamen değişir. Sansüre mağruz kalanlar artık güce sahiptir. 1695 de London Company of Stationers ın monopol hakkı yenilenmedi. Böylece 140 yıllık sansür mekanizması ortadan kalkmış oldu.
1695 den itibaren 15 yıl boyunca hiçbir sansür mekanizması yoktu. Kültür ve bilim hiç olmadığı kadar özgür ve yaygın oldu. Yalnızca İngiltere değil, kolonileri de bundan nasibini aldı. Amerika dahil olmak üzere… Tarihçilerin ortak olduğu nokta bu basım hürriyetinin Amerika’nın bağımsızlık savaşına etki ettiğidir. Yani bugün baktığımızda vardığımız sonuç, copyright ın ortadan kalkması, Amerika’nın özgür bir ülke olmasında katalizatör görevi görmüş olmasıdır.
Stationers için acı bir durumdu. Yıllarca geçindikleri ekmek teknesi enkazlar altında idi. Bu sebeple parlamentoya karşı lobi yaparak basım özgürlüğünün dezavantajlarını malzeme yaptılar. Bunlardan bir tanesi, eserin özgünlüğünün tehlikeye girmesi idi. Kitaplar önceden baskı levhalarından çoğaltılıyordu. Yeni kitaplar basmak için yine levhalardan çoğaltılan yeni levhalar gerekiyordu.Fakat yeni teknikle bu levhaları kağıtdan da kopyalamak mümkündü. hem daha da ucuza malediliyordu. Fakat bunun bedeli olarak da resimler, illustrasyonlar ve matematik formlar görüntü kalitesinden kaybediyordu. Bunu Galilei’nin basılan eserlerinde görebiliyoruz.
Yani demek istediği şuydu Stationers’in; İyi bir kopya yapmak pahalı, kötü kopyaları basmak ise çok ucuz. Bu yüzden millet yalnızca kötü kopyalara yönelecek. Bu da eserin özgünlüğünü, değerini kaybettirdiği gibi kültür ve bilime de sekte vuracak. Tabii bu bahane. Asıl amaç monopolü geri almak…
Bunu sağlamak için monopolistler şunu da iddia ediyorlardı; her eserin bir yaratıcısı vardı. Ve bu da sahiplik hakkını beraberinde getirmeliydi. Bu hak ki diğer insanları aynı eseri basma hakkından mahkum bırakmalıydı. Eğer bir tek kişi basım, çoğaltım hakkına sahip olursa, bu sahiplik hakkı da alınır ve satılabilirdi. Bu da ilk defa ”intellectual property” teriminin tarih sayfalarına geçişinin hikayesidir.
Monopolistler, yazarların hakknı aradıklarını iddia ediyorlardı. Diğer yandan ise yazarların esasında hiç böyle bir talebi yoktu. Esasında 300 yıldır değişen birşey yok bu konuda. (Daha önce bahsettiğimiz Prince, U2, Metallica ve Madonna kendi plak şirketleri olan sanatçılar. Apış-araları o yüzden yanıyor…)

Parlamento oyuna geldi ve zamanla sınırlanmış, alınıp satılabilen bir telif hakkı icat etti. Bu hak, eseri yaratan yazara otomatikman geçiyordu. Zaman sınırı, kanundan önce çıkan eserler için 21 yıl, sonra çıknalr içinse 14 yıl olarak belirlenmişti. Bu kanunun tarihteki adı Statute of Anne dir. Kanun kitaplarına 1709 da geçer ve 10 nisan 1710 da yürürlüğe geçer. Telif hakkı borazancılarının tarih yazımı da buradan sonra başlar. Aynı dönemde London Company of Stationers kitaplara el koymaya ve yakmaya devam eder. Bunun kanunsuz ilan edilmesi de 1775 dir.
Bitirirken İki şeye dikkat çekelim:
- Orjinalinde telif hakları kanunu hiçbir zaman artistler, yazarlar ve sanatçılar için çıkarılmadı.
- Copyright savunucularının, ”mükemmel kopyalar yapmak pahalıya mal oluyor, ama kötü kopyalar yapmak ucuz” argümanı tamamen günümüz için geçersiz. Günümüz teknolojisinde birebir kopyalama yöntemiyle aslının aynısı 0 ytl, dollar, pound, kron, ruble, yen e maloluyor.