Popüler kültür diyoruz ya, onun için… Yoksa Fenerbahçe’nin yeni santraforu Güiza’nın eşinin tv de soyunması zerre kadar ilgilendirmiyor beni. Fakat gavurun bu konulardaki rahatlığı da ayrı bir konu. Şimdi ben burada açık fikirli olup cinselliğe, çıplaklığa önyargı ile yaklaşmayalım diyorum ama aynı şey benim başıma gelse… Hoş olmaz yani…
Bu videoya ulaşmamda ilkönce Aceto Balsamico oradan da yorumlardan 3puan.net e geçmem yardımcı oldu… Copyright lık bir olay yok… centilmenlik olsun diye isimlerini zikredeyim dedim…
Arada bir arkadaşlardan duyuyorum, ”Yahu şu Japon porno filmlerinde neden sansür var?”. İnternette rastladığımız fotoğraflarda ve videolarda pikselleme yöntemiyle edep yerlerinin ve cinsel birleşme pozisyonlarının sansürlendiğini zaman zaman görmüşüzdür… Kastettikleri o…
Esasında ben japon pornografisinde yaygın anlamda bir sansür olduğunu düşünmüyorum. En azından günümüzde… Bugünkü postamızda bu konuyu ele alalım ki, hem bu yanlış düşünceyi de ortadan kaldırmak için birşey yapmış olalım hem de japon yakın tarihine kısaca bir göz atalım…
Japon pornografisi ve erotizmini anlamak için ilk önce aklımızdan Japonya’nın tek tanrılı bir dine sahip olmadığını çıkarmamalıyız. Çıplaklık ve seks bu yüzden hiçbir zaman tabu olarak görülmedi Japonya’da. Tek tanrılı Abrahamit dinleri istisnasız seks düşmanı profil çizerler. Cinsellik ve seksin tek amacı üremektir bu dinlere göre. Oysa hepimizin bildiği ”günah” kavramına Japonya yabancıdır, müslümanlardan, hristiyanlardan ve yahudilerden farklı olarak.
Bu yüzden çok zengin bir erotizm tarihi vardır Japonya’nın. Bilmiyorum aranızda Japon Yastık Kitapları’nı bilen var mı? Gençlere verilen bir çeşit seks el kitabı… Seks ve pornografi her zaman Japon toplumunda vardı. Batı toplumlarından farklı zevklere ve ihtiyaçlara da yönelen çeşitleriyle…
Yalnız japon tarihinde istisnai bir period vardır, Meiji dönemi… Bu dönem Japonya’nın modernleşmeye başladığı ve emperyalist bir güç olma hevesinin peşine düştüğü dönemdir. Meiji döneminde Japonya kendini batılı hristiyan normlara uydurmaya çalışmış, düşünce sistemini batılı standartlara oturtmak istemiştir.
Ayrıca emperyalist ve her zaman savaşa hazır toplumlarda gözlemlediğim bir olguyu da sizlerle paylaşmak isterim. Bu tarz ülkeler toplum ahlakını çok önemserler. Bunu sıkılaştırıcı önlemler almaktan da kaçınmazlar. Örnek mi? Hitler Almanya’sı, günümüzde ABD, Sovyetler Birliği (”seks” kelimesi kullanılmıyordu Sovyetlerde). Türkiye’nin tutuculuğunun kaynaklarından biri de bu olabilir mi? İç ve dış mihraklar, hristiyan Avrupa’nın tehdidi, haçlı seferleri, pkk, ermeni sorunu vs… Dolayısıyla düzüşerek enerjiyi harcamaya gerek yok. Bunun zevkine varan insanlar gevşek olur, hayatta ve savaşta başarısız olur. Hatta erkek çocuklara empoze edilen, ”aman 31 çekme, derslerinde başarısız olursun” fikridir. Bu uyarılara kulak asanlar bugün devletin önemli kademelerinde oturup bizleri yönetiyorlar. Aralarında hakim, savcı olanlar youtube kapatıp, açıyor vesaire… Tavsiyeleri dinlemeyenlerin ise çok olsa bir blogları var…Tekrar konumuza dönecek olursak…
Japonlar için mornleşme dönemi ve emperyalizm 1945 de savaşı kaybettikleri güne kadar sürdü. Savaş sonrası ABD, Japon Hanedanlığı’nı kapitülasyonlara zorlayarak aşşağıladı. Aynı zamanda demokrasi, barışın bir garantisi olarak dayatılıp, hanedanlığın etkisi azaltıldı. Düşünce ve ifade özgürlüğü gibi kavramlar da Amerika’dan alınan ilhamlarla Japon toplumunda oturtuldu.
Fakat Meiji döneminde (1800 lerin sonları) hristiyan batıdan ithal edilen cinsel organların sansür edilmesi olayı, kanun kitaplarında savaştan sonra da kaldı. Hatta Amerikalılar tarafından da desteklendi… Bu sansür kanunları korunmakla kalınmayıp güçlendirildi de.
Ancak aradan geçen neredeyse 70 yıla yakın zamanda Japonya’da artık yeni ve modern normlara kendini uydurmaya başladı. Esasında bunu ”Japonya özüne geri dönmeye başladı” olarak da yorumlayabiliriz.
Bahsettiğim tarzda sansür, pikselleme yöntemi diye adlandırılan şekliyle yapılıyor. Cinsel organ ve tüyleri airbrush metodu ile karartılıyor. Tıpkı resim sanatının İslam’da yasak olmasının Osmanlılar’da minyatür sanatının doğmasına sebep verdiği gibi, bu sansürleme yöntemi de değişik pornografi tarzlarının Japon seks endüstrisinde genişçe yer bulmasına olanak vermiştir.
Japon geleneklerinde de yeri var…
Bukkake bunlardan biridir mesela… Bukkake birçok erkeğin, bir kadının yüzüne boşalması olayıdır… Sperm bu sansür kanunlarının kapsamına girmiyordu. En azından erkeğin orgazmı ve boşalma teması kuvvetlendirerek pornografiye kazandırılmıştır. Ayrıca kadınların squirting dediğimiz, kukularından bir nevi salgıyı fışkırtma olayı da çokca konu edilmiştir. Bunların ötesinde daha bizim normal dediğimiz şeylerin dışındaki temalara da ağırlık verildiğini görüyoruz… İşeme, tecavüz vs. gibi. Düşünün sansür, tutuculuk ve zorlama nerelerden patlak veriyor. (Bkz. Anadolu’da seksin tabu olup dinin kuvvetli olmasına karşı eşşek, keçi, köpeklerle ilişkinin veya ensestin yaygın olması… )
Sansürün başkaca etkilerinden biri de anime edilmiş pornografinin eşi benzeri olmayan bir şekilde yaygınlaşmış olmasıdır. Hentai ve Lolikon bunlardan ikisidir. Çok daha çeşitleri de var tabii. Hentai’yi bilen aranızda çokca çıkar tahmin ederim. Ancak lolikon batıda az bilinir. Esasında Hentai’nin bir çeşididir. Fakat çok genç, çocuk denebilecek yaştaki kişiler çizgilerle tasvir edilir. Bu kol daha da detaylandırılarak bir lolita kültürünün oluşumuna yol açmıştır.
Okul önlüklü kızların (seifuku) yer aldığı video ve fotoğrafları görmüşsünüzdür muhakkak. Bir de bunun deyting şekliyle varolan enjo kosai - okul kızlarının yaşlı erkeklerle randevulaşmaları- gösterilebilir. Bu randevular bazen fuhuş olarak görünse de yalnızca beraber olup, muhabbet etmek, vakit geçirmek gibi aktivitelerle de sınırlı kalabilir. Çok genç kızların yarıçıplak ve seksi pozlar vermeleri de çok görülen bir olgu… Buna örnek 15 yaşındaki İrie Saaya yı gösterebiliriz.
İrie Saaya modellik kariyerine 11 yaşında başladı…
Lolikon ve türevleri Avrupa’nın çoğu ülkesinde yasaklı. Gerçi japonya’da da lolita kültürünün daha ileri boyutları 1999 da yasaklandı. Bu da hentai’ye yeni bir ivme kazandırdı. Anlaşılan yasaklara rağmen bu kültür bir şekilde yaşayacak, yeni ifade yolları bulacak… pekçok japon sado-mazo filmleri Avrupa ülkelerinde şiddet içeren pornografi olarak tanımşanıp, mahkeme konusu olabilir…
Pornografi branşı, savaş sonrası inanılmaz derecede gelişti. Şu an Japon otomobil endüstrisinden sonra iki numaralı endüstridir. özellikle JAV (Japanese Adult Video) dünyadaki pornografi branşı terminonlojisine 80 lerdeki video furyasından sonra tamamen girdi.
Batıda işsiz kalan normal oyuncular branşta kalabilmek için son çare olarak porno filmlerde oynarken, Japonya’da AV (Adult Video) yıldızı, oyuncusu olmak statü sayılmakta. Hatta, zaten film branşında önceden etable olmuş oyuncular bile AV branşına geçmekteler. AV yıldızları Japon tv ve dergiler tarafından röportajları yayınlanmaktadır. Nasıl biz Hürriyet’in kelebek ekinde bilmemnenin röportajını pazar sabahları evde ailece okuyorsak, Japonlar da kendi AV yıldızlarının röportajlarını aynı şekilde takip etmekte.
Piksellemek, daha çok videonun popüler olduğu devirlerden kalma. Ne zaman ki yabancı pornografinin ithali ve zamanla internetin gelişimi sahne aldı, bu yasaklar gittikçe daha saçma bir hal almaya başladı. 2001 den beri devlet bu kanunların uygulanmasını takip etmekten vaz geçmiştir. Hernekadar piksellemek bir branş standartı olarak kalmış da olsa neredeyse yalnızca büyük prodüksüyon şirketleri tarafından yalnızca iç pazara yönelik prodüksüyonlarda kullanılmakta. Tv de gösteriminde problem çıkmasın diye… Bu tarzın da genelde iki versiyonu yapılmakta. DVD versiyonlarının sansürsüz olanları da mevcut.
Ben severim japon pornografisini. Çok deneysel ve sürprize açıktır… Teknik ve fotografik açıdan batıdaki benzerlerine göre çok üstündür. Açılar ver perspektif açısından da çok yenilikçidir… Bol bol alet edavat kullanılır, ve de kayganlaştırıcı madde… Kostüm ve rol oyunları bolca yer alır…
Kötü yanlarından biri ise kadınların çok pasif ve edilgen olmaları. Bir de belli bir süreden sonra çıkardıkları miyavlamaya benzeyen sesleri irite edibiliyor insanı.
Çek yahudisi Pavla Fleischer (Fleicherova) 2004 yazında Ukrayna göçmeni, Amerika’da yaşayan Eugene Hürtz e aşık olur. O dönem film okulunda öğrenci olan Pavla bir arkadaşının ısrarı ile bir akşam Chinatown daki Bulgar barına müzik dinlemeye gider. Eugen burada dj lik yapmaktadır. Bununla da kalmayıp New York un ünlü Punk-Rock gruplarından Gogol Bordello‘nun da lideridir. Pavla’nın çingene müziğine olan ilgisi ve Eugene’nin karizmatik kişiliği birleşince şimşeklerin çakması çok zaman almaz.
Pavla & Eugene, plastik çatal bıçağa dikkat!!!
Pavla, şöyle anlatıyor aralarındaki olayı… Türkçeye çevirmedim, atmosferi kaybeder diye de bir bakıma….
”I had become obsessed with Eugene. That’s what it was. One drunken car ride with him in the summer 2004 and I could not get him out of my mind.
He was loud and obnoxious but with passion I rarely saw in men I have known. He serenaded me with gypsy songs, and enchanted me with his spirit.
I needed more time with him but sadly, Eugene did not need me. He was after all the lead singer of the new Yorks’s notorius Gypsy Punk band, Gogol Bordello, with no shortage of female fans.
Like a woman possesed I played my final card, and appealed to the only thing I could: his ego. ”I’ll make a film about you”.
Anladığımız kadarıyla Pavla’nın bu aşkı karşılıksız kalıyor. Ancak sanatçı kişiliği ile çektiği aşk acısını birleştirince ortaya mükemmel bir belgesel çıktı. The Pied Piper Of Hützovina…Belgesel’in konusu Eugene’in anavatanı Ukrayna’ya köklerini aramak için yaptığı ziyaret.
Kiev’de 1972 de doğmuş Eugene… Rus, çingene, Ukrayna karışımı bir aileden geliyor. Benim Gogol Bordello ile tanışmam 3-4 yıl öncesine dayanıyor. Hep üzerine basmak istediğim konu, copyright kanunlarını çiğnemek sayesinde tanıştım bu mükemmel grupla. İki konserlerine gittim şu ana kadar. Bir müzisyeni canlı performansını izlemeden değerlendirmek olmaz. İnanılmaz bir enerji, inanılmaz bir şov, bunun yanında çok samimi ve içten…. Böyle özetleyebilirim Gogol Bordello ‘yu. Eugene i izlediğin zaman bir entertainer olmanın ne demek olduğunu görüyorsun ayan beyan…
Burada da arada bir belirttiğim üzere, etnik müzik ve özellikle orta ve doğu avrupa, rus, çingene müzikleri ilgi alanım. Bu bakımdan Eugene’yi keşfetmek abartmak gibi olmasın ama, kardeşini bulmak gibi birşey oldu benim için.
İşin ortasında Serkan aradı, ”olm Fenerbahçe’ye MTK çıktı Macaristan’dan” diye… Maça gidelim diyor… Hiç düşünmeden atladım, ”ayarla biletleri, kesin geliyorum”.
Açıkcası Fenerbahçe beni milli takımdan daha çok heyecanlandırıyor. Belki de bu yüzden Avrupa Şampiyonası süresince fazla futbolla ilgili birşey yazmak gelmedi içimden. Ancak sarı lacivert işin rengini değiştiriyor. Bunu da çok sorguladım kendimce… Ne dindarım ne de milliyetçi. Fakat bir insan olarak bir yere ait olma duygusuna ihtiyaç var herhalde. Türk gazeteleri okunmuyor, Türk tv si seyredilecek gibi değil, zaten tv olayını tamamen bıraktım diyebilirim. Fenerbahçe biraz da Türkiye ile bağım, bu görevi de görüyor. Nesin olm sen? Fenerbahçeliyim… Olay bu yani…
Futbol gezilerini de bir gelenek haline dönüştürmeye başladık. İstiyorum ki dandirik ülkeler, ucubik şehir takımları çıksın. Avrupa’nın büyük şehirlerinde bir numara yok. Zaten hepsinde sağına dönsen kebapçı soluna baksan pizzacı. İnsanları bile tek tip olmuş artık. Ekzantrik hiçbirşey kalmadı Avrupa’nın gelişmiş ülkelerinde. Ama Macaristan ,Çek Cumhuriyeti, Litvanya, Polonya vs hala kendine özgü…
Bir de gece hayatına kendini verme olayı var bu gezilerde. Stockholm’de dışarı çıkmayı bıraktım artık. Bütün yerlerini ezberledik, sıkıcı geliyor. Çok değişik mekanlar bulmak da mümkün değil zaten. Bir laf vardır İsveçce’de… Lagom…Lagom, orta karar demek… Herşey orta karar olmalı. İsveçli’nin fetişidir lagom olmak. Çok akıllı olmayacaksın, çok aptal da… Ne zengin, ne de fakir olmalısın… Ne çok sinirli ne de çok uysal… Ne karşındakinin gözünün içine bakacaksın, ne de gözünü ondan kaçıracaksın…. İsveç ve İsveçli’yi tanımlayan daha iyi bir kelime yok bundan başka… Dolayısıyla bunların eğlence yerleri de lagom… Çok şatafatlı olmaz, ayıp kaçar… Mümkünse mekanlarda güzel kızların olması istenir (mekan sahipleri tarafından), bütün reklam, dizayn buna göre yapılır… Ama striptiz olamaz… Kumar oynayabilirsin her yerde. Ancak belli bir rakamın üzerine çıktığında seni bir odaya alırlar, eline kumar illetinden nasıl kurtulursun diye bir kitapçık verip, nasihat çekerler. Fotoğraflı kaydını aldıkları için, baktılar ipin ucunu kaçırıyorsun bütün ülkede kumarhanelere girmeni yasaklarlar…
Sıkıldım bu tarz yerlerden… Yurt dışındakiler daha taşşaklı… Herşey var oralarda. Kocaman mekanlarda eskort kızlarından, striptize, kumardan, üniversite öğrencilerinin dans ettiği dans pistlerine kadar herşey… Hepsi bir arada belli bir harmoni içinde… Kimse kimseyi rahatsız etmeden…
Özellikle eski doğu bloku ülkeleri bu işi çok iyi yapıyor artık. Yeni türeyen para babalarına hizmet eden inanılmaz güzel mekanlar… Bizim gibi parasını batı Avrupa’da kazananlar içinse fiyatlar çok egzotik kaçıyor tabii… Ucuz da demeyeyim ama… Bu tarz yerlere Paris’de Londra’da gitsen kanırtırlar. Buralarda öyle değil. O yüzden de Macaristan çıkınca Fener’e içimdeki hayvan kıpırdadı…
Voodoo Lounge Casino - Riga - Letonya
Kumarla işim olmaz… Bizim Serkan sıkı oynuyor ama… Riga’da Ukrayna halk dansları gösterisine gittik. Bu devre arasına sıkıldı. ”Abi sen çıkınca Voodoo Lounge’un kumarhanesinde bulursun beni” diyerekten ayrıldı. 45 dakikalık ikinci yarıyı seyredip oradan yürüyerek kumarhaneye geldiğimde 1000 doları yakmıştı çoktan… Ben ise en son Estonya’ya giden bir gemide kollu makinelere para attım. 3 siki yanyana getirince para veren makineler… Şakır şakır indirmiştim jetonları o gün. Yolculuk bedavaya gelmişti… Yoksa hiçbir merakım yok kumara…
Klasik olacak ama ben daha çok doğal güzellikleri ile ilgileniyorum gittiğim ülkenin. Fakat vakit kısa olduğu için genelde öyle Turist Ömer gibi takılmaktansa profesyonel çalışmak tercihim. Google da sıkı bir araştırma yaparım. Ne gibi eğlence yerleri var? Eskort hizmetleri? Fiyatlar? Yemek yenilecek yerler? Müzeyle işim olmaz, daha önce bir yerde de yazdım, çok uykum geliyor müzelerde falan. Louvre’da sanki üzerime 2 ton yük çöktü… Kalakaldım…
Gece hayatına gark olduğun zaman parayı düşünmeyeceksin artık. O safha seyahati planlamadan önce… Ne diyorlar? Yiyemeyeceğin tarrağın altına baştan yatma.!!! Düşünmem o yüzden… Baştan bütçeyi yaptık, yetiyorsa para jakuzi, şampanya, kızlar hepsi olacak… Bu gibi seyahatlarde kalabalıksak işin aganigi kısmının organizasyonunu alırım üzerime… 5 kişi Tallinn’e gittiğimizde otele check-in yapar yapmaz lobiye indim. Güvenlik görevlisini bulup önüne 2 tane dosya kağıdı dolusu telefon numarası ve resim bıraktım. ”Ara bunları, 3 saat daha odamızdayız”. Biliyorum benim gibi centilmen birine yakışmıyor belki… Fakat durum neyse o… Bazen hayvanca ve adice davranmak hoşuma gidiyor… Modern toplumun ve kapitalizmin kurbanıyım desem feminist okurları bir nebze yatıştırabilir miyim acaba? İsterseniz eskort kızlar ve fuhuş üzerine detaylı görüşlerimi başka bir postada yazayım. Linç edilmeden önce… Sonra o tartışmaya gireriz…
Hovardalığı buralarda yapıp eve dönünce işe güce daha iyi konsantre oluyor insan. Karıya kıza kafa yormaya gerek yok Stockholm’de. Zaten bir koltukta birkaç karpuz taşımaya çalışan biri olduğum için böyle bir konsantrasyona da ihtiyacım var evde. Uslu durmak lazım bir sonraki seyahate kadar. Muhtemel rakipler arasında var mı bilmiyorum ama şampiyonlar ligi grubuna bir de İzlanda Rejkjavik den bir takım çıksa diyorum… Rejkjavik’in gece hayatını öve öve bitiremiyorlar…
Avrupa Şampiyonasında ne zaman Rusya’nın maçı olsa, akabinde Google’da Rus Milli Marşı‘nı (Gimn Sovietskogo Soyuza) arayanlar buraya düşüyor. Turnuvayı isveç televizyonundan izliyorum, her yorumcunun ortak görüşü de bu marşın çok etkileyici olduğu yönünde. Daha önceki bir postamda Rus milli marşını ele almıştım. Tekrarlamak olmasın diye bu sefer başka bilgiler de vereyim ki buraya düşenler ahlaksız ve edepsizliğin yanında biraz bilgi de edinsinler. Tabii herşeyden önce Rus milli takımını kutlamak lazım. Turnuvanın en güzel futbol oynayan takımı Hollanda’yı nefis bir futbol oynayarak yendiler. Maçın 10. dakikasında işin rengi belli oldu esasında ama Rus takımının tecrübesizliği işi uzatmaya götürdü. Emin olun böyle iki maç daha oynarlarsa bu turnuvanın şampiyonu olacaklardır. Andrej Arshavin ve Pavlutchenko seyretmesi zevkli iki oyuncuydu…
Bugünkü Rus milli marşı 1944 de hani şu hepimizin bildiği (nağmesi olmasa da adını) Enternasyonal adlı marşın yerine geçti milli marş olarak. İyi de oldu… Enternasyonal i o kadar tutmuyorum ben müzik olarak. Bana da sorsalardı ”evet bunu yapın” derdim. Sözler Sergei Mikhalkov, düzenleme ise ünlü kompozitör Alexander Alexandrov’un. Yalnız Sergei’nin yazdığı sözler de bilhassa adıyla sanıyla falan Stalin’in geçmesi ve 1953 deki ölümünden sonra partide esen hafif reform rüzgarlarının sonucu marştan sözler kaldırıldı. 53 den 77 ye kadar marş sözsüz çalınıyordu. Sonra uyarladılar, kılıfına uydurdular falan ve sözlü çalmaya başladılar. Buyrun marş bir daha burada, videoya İngilizce tercümesi de koyulmuş…
Yalnız Rusya Liberal Demokrat Partisi Yabloko bu marşı 1990 lı yıllarda değiştirmek istedi. Yabloko’yu Putin’in otoriter rejimine kıl olan liberaller kurmuştu. Fakat bu değişikliği kabul ettiremediler. İşin ilginç başka bir tarafı, teklifte sundukları marşın da en az bugünkü kadar güzel olması.
Proshchanie Slavianki adındaki bu marşın batıda bilinen adı Farewell of Slavianka. Güftesiyle bestesiyle beynininzi skmiyim şimdi. Fakat marşın sözleri Slav kadınlarının I. Balkan Savaşı’na katılmak üzere evden ayrılan erkekleriyle vedalaşarak ayrılmalarını konu alıyor.
Hazır hızımızı almışken bu marşın benim sevdiğim başka bir yorumunu daha dinleyelim. Zhanna Vladimirovna Bichevskaya Rusya’nın Joan Baez‘i diye anılıyor. Bir de burdan buyrun, sonra sizi rahat bırakıyorum…
”Fenasi bu merak nereden geliyor?” diyorsanız… Valla ben de çok fazla hatırlamıyorum nasıl başladığını falan. Olga’lar Volga’lar işin içinde tabii bir nebze. Fakat gittikçe bir hobiye dönüştü diyebilirim. Rusya ve Baltık ülkelerine gittiğimde eskici dükkanlarından çıkmam. Tiyatro dürbünleri, saatler, eski kartpostallar, ekmek ve şeker kuponları… Ne buluyorsam alıyorum. Kocaman bir Lenin büstü getirecektim az daha Vilnius’tan taşımaya g.tüm yemedi… Komünizmden falan hiç hazetmem oysaki…
Bazı insanlar sıkı sıkıya bağlı oluyor baştan edindikleri müzik zevklerine. Bir arkadaşım var, lisedeyken başladı Black Sabbath, Dio falan, aradan yıllar geçmiş, taşşaklı bir devlet mekanizmasının içinde çalışırken hala Black Sabbath a devam. Bunun yanında okul yıllarında her türlü rock, punk, trash, progressive, alternative, blues olayına girdiği halde evlenip çoluk çocuğa karışan bazı insanlarda Sezen Aksu falan gibi şeylere yöneliyorlar. Benim içinse pek öyle değil. Amaçsızca yalnızca müzik dinlemeye saatlerce ayırabiliyorum bazen. Gecenin köründe Youtube, Dailymotion, torrentler, Itunes falan zaman geçiyor. Böyle olunca da ergenlik çağımın idolleri olan Deep Purple ve Led Zeppelin gibi şeylerin yanına başka şeyler de koymak gerekiyor. Durum bu yani, yoksa salon erkeği olduğumdan jazz dinlemeye başlamadım. Kültürün bedava olması, internet sayesinde kolayca taşınabilir ve kültür tüketicisine ulaştırılabiliyor olmasının bir getirisi tabii. Bazıları telif hakları diye kıçını yırtadursun, plak şirketlerinin büyük reklam kampanyalarıyla bize pazarlamaya çalıştıkları yeteneksiz, piyasa sürtükleri artık uzatmaları oynuyor. Hoş, gönül ota da konuyor boka da. O yüzden tapon malın her zaman alıcısı yine çıkar.
Jazz derken şunu da ekleyeyim… Adamı bayan türleri de yok değil. Özellikle 80 lerin soundunu taşıyan pop jazz skine kıl oluyorum. iTunes da döndürdüğüm, beğendiğim birkaç müzisyenden örnek verecek olursam Oscar Peterson ve Wes Montogmery i verebilirim. Wes, gitar çalıp bu işe meraklı olduğum için. Peterson ise muazzam bir jazz piyanisti. 3 adet mp3 ile olaya yavaştan girelim isterseniz… Çok bilinen parçaların jazz yorumları bunlar.
Beyaz piyanosuyla Jan Clayderman‘ı asansör müziği çalarken gördükten sonra hiç bunu diyeceğimi zannetmezdim ama piyano da harika bir enstrüman. Çalabilmeyi çok isterdim. Oscar Peterson‘un yanında Bebo Valdes i de unutmayayım sevdiğim piyanistler arasında. İlk önce Valdes‘den Lagrimas Negras…
Son olarak da ilk başta verdiğim playlistimdeki Oscar Peterson‘un (keman virtüözü Itzhak Perlman ile) Dark Eyes adlı parçasının orjinaline yer vermek istiyorum. Bu bir Rus halk şarkısı çoğunuzun da bildiği gibi. Sözleri Ukraynalı şair Yevhen Hrebinka tarafından yazılmış. Daha çok bir çingene şarkısı olarak bilinmekte.