Barely Legal - Tehlike Yok !!! Yaşı Tutuyor

Rag Doll Aerosmith’in ünlü parçası… Kelimenin asıl anlamı ”oyuncak”… Aerosmith‘in sevdiğim parçalarından biri. Joe Perry nin slide blues gitar riflerini doyarak dinliyor insan… Slide gitar çok eğlenceli bir olay, gitara merakı olan herkese öneririm. Amfi’yi kökleyip klavyeye hakkını vererek denenmeli…

Bu posta bir anlamda 5posta’nın tüm konseptini içeren minik bir posta oldu. Pop kültürel bir pakette sunulmuş haliyle… Neden? Çünkü rock müzik var, seks/erotizm var, hayatı ti ye alıp eğlenceli yanlarını öne çıkarmak var, asyalı bir hatun var, estetik var… Biraz da içine rock kültürü şeysi eklediğim için hafif bir öğretici yanı da var. Slide gitar ne demek bilmeyenlere duymaları için parçayı da verdik. Gerisi size kalmış. Resimlerin altında Rag Doll un sözleri de var… Daha ne yapayım?

Volümü kökleyip, resimlere tıklayın….

Rag Doll, livin’ in a movie
Hot tramp, daddy’s little cutie
So fine, they’ll never see ya leavin’ by the back door, man

Hot time, get it while it’s easy
Don’t mind, come on up and see me
Rag Doll, baby won’t you do me
Like you done before

I’m feelin’ like a bad boy
Mmm, just like a bad boy
I’m rippin’ up a Rag Doll
Like throwing away an old toy

Some babe’s talkin’ real loud
Talkin’ all about the new crowd
Try and sell me on an old dream
A new version of the old scene

Speak easy on the grape vine
Keep shufflin’ in the shoe shine
Old tin lizzy, do it till you’re dizzy
Give it all ya got until you’re put out of your misery

(Chorus)

Yes, I’m movin’, Yes I’m movin’
Get ready for the big time
Tap dancing on a land mine

Yes I’m movin’, Yes I’m movin’
Old tin lizzy, do it till you’re dizzy
Give it all ya got until you’re put out of your misery

(Chorus)

Baby won’t you do me, baby won’t you do me….
Like you done before (huh huh)

Yes, I’m movin’, Yes I’m movin’
Get ready for the big time
Get crazy on the moonshine

Yes, I’m movin’, I’m really movin’
Slow gin fizzy
Do it till you’re dizzy
Give it all you got until you’re put out of your misery

(Repeat Chorus)

Japon Pornografisinde Sansürün Tarihi ve Bugünkü Durumu

Arada bir arkadaşlardan duyuyorum, ”Yahu şu Japon porno filmlerinde neden sansür var?”. İnternette rastladığımız fotoğraflarda ve videolarda pikselleme yöntemiyle edep yerlerinin ve cinsel birleşme pozisyonlarının sansürlendiğini zaman zaman görmüşüzdür… Kastettikleri o…

Esasında ben japon pornografisinde yaygın  anlamda bir sansür olduğunu düşünmüyorum. En azından günümüzde… Bugünkü postamızda bu konuyu ele alalım ki, hem bu yanlış düşünceyi de ortadan kaldırmak için birşey yapmış olalım hem de japon yakın tarihine kısaca bir göz atalım…

Japon pornografisi ve erotizmini anlamak için ilk önce aklımızdan Japonya’nın tek tanrılı bir dine sahip olmadığını çıkarmamalıyız. Çıplaklık ve seks bu yüzden hiçbir zaman tabu olarak görülmedi Japonya’da. Tek tanrılı Abrahamit dinleri istisnasız seks düşmanı profil çizerler. Cinsellik ve seksin tek amacı üremektir bu dinlere göre. Oysa hepimizin bildiği ”günah” kavramına Japonya yabancıdır, müslümanlardan, hristiyanlardan ve yahudilerden farklı olarak.

Bu yüzden çok zengin bir erotizm tarihi vardır Japonya’nın. Bilmiyorum aranızda Japon Yastık Kitapları’nı bilen var mı? Gençlere verilen bir çeşit seks el kitabı… Seks ve pornografi her zaman Japon toplumunda vardı. Batı toplumlarından farklı zevklere ve ihtiyaçlara da yönelen çeşitleriyle…

Yalnız japon tarihinde istisnai bir period vardır, Meiji dönemi… Bu dönem Japonya’nın modernleşmeye başladığı ve emperyalist bir güç olma hevesinin peşine düştüğü dönemdir. Meiji döneminde Japonya kendini batılı hristiyan normlara uydurmaya çalışmış, düşünce sistemini batılı standartlara oturtmak istemiştir.

Ayrıca emperyalist ve her zaman savaşa hazır toplumlarda gözlemlediğim bir olguyu da sizlerle paylaşmak isterim. Bu tarz ülkeler toplum ahlakını çok önemserler. Bunu sıkılaştırıcı önlemler almaktan da kaçınmazlar. Örnek mi? Hitler Almanya’sı, günümüzde ABD, Sovyetler Birliği (”seks” kelimesi kullanılmıyordu Sovyetlerde). Türkiye’nin tutuculuğunun kaynaklarından biri de bu olabilir mi? İç ve dış mihraklar, hristiyan Avrupa’nın tehdidi, haçlı seferleri, pkk, ermeni sorunu vs… Dolayısıyla düzüşerek enerjiyi harcamaya gerek yok. Bunun zevkine varan insanlar gevşek olur, hayatta ve savaşta başarısız olur. Hatta erkek çocuklara empoze edilen, ”aman 31 çekme, derslerinde başarısız olursun” fikridir. Bu uyarılara kulak asanlar bugün devletin önemli kademelerinde oturup bizleri yönetiyorlar. Aralarında hakim, savcı olanlar youtube kapatıp, açıyor vesaire… Tavsiyeleri dinlemeyenlerin ise çok olsa bir blogları var…Tekrar konumuza dönecek olursak…

Japonlar için mornleşme dönemi ve emperyalizm 1945 de savaşı kaybettikleri güne kadar sürdü. Savaş sonrası ABD, Japon Hanedanlığı’nı kapitülasyonlara zorlayarak aşşağıladı. Aynı zamanda demokrasi, barışın bir garantisi olarak dayatılıp, hanedanlığın etkisi azaltıldı. Düşünce ve ifade özgürlüğü gibi kavramlar da Amerika’dan alınan ilhamlarla Japon toplumunda oturtuldu.

Fakat Meiji döneminde (1800 lerin sonları) hristiyan batıdan ithal edilen cinsel organların sansür edilmesi olayı, kanun kitaplarında savaştan sonra da kaldı. Hatta Amerikalılar tarafından da desteklendi… Bu sansür kanunları korunmakla kalınmayıp güçlendirildi de.

Ancak aradan geçen neredeyse 70 yıla yakın zamanda Japonya’da artık yeni ve modern normlara kendini uydurmaya başladı. Esasında bunu ”Japonya özüne geri dönmeye başladı” olarak da yorumlayabiliriz.

Bahsettiğim tarzda sansür, pikselleme yöntemi diye adlandırılan şekliyle yapılıyor. Cinsel organ ve tüyleri airbrush metodu ile karartılıyor. Tıpkı resim sanatının İslam’da yasak olmasının Osmanlılar’da minyatür sanatının doğmasına sebep verdiği gibi, bu sansürleme yöntemi de değişik pornografi tarzlarının Japon seks endüstrisinde genişçe yer bulmasına olanak vermiştir.


Japon geleneklerinde de yeri var…

Bukkake bunlardan biridir mesela… Bukkake birçok erkeğin, bir kadının yüzüne boşalması olayıdır… Sperm bu sansür kanunlarının kapsamına girmiyordu. En azından erkeğin orgazmı ve boşalma teması kuvvetlendirerek pornografiye kazandırılmıştır. Ayrıca kadınların squirting dediğimiz, kukularından bir nevi salgıyı fışkırtma olayı da çokca konu edilmiştir. Bunların ötesinde daha bizim normal dediğimiz şeylerin dışındaki temalara da ağırlık verildiğini görüyoruz… İşeme, tecavüz vs. gibi. Düşünün sansür, tutuculuk ve zorlama nerelerden patlak veriyor. (Bkz. Anadolu’da seksin tabu olup dinin kuvvetli olmasına karşı eşşek, keçi, köpeklerle ilişkinin veya ensestin yaygın olması… )

Sansürün başkaca etkilerinden biri de anime edilmiş pornografinin eşi benzeri olmayan bir şekilde yaygınlaşmış olmasıdır. Hentai ve Lolikon bunlardan ikisidir. Çok daha çeşitleri de var tabii. Hentai’yi bilen aranızda çokca çıkar tahmin ederim. Ancak lolikon batıda az bilinir. Esasında Hentai’nin bir çeşididir. Fakat çok genç, çocuk denebilecek yaştaki kişiler çizgilerle tasvir edilir. Bu kol daha da detaylandırılarak bir lolita kültürünün oluşumuna yol açmıştır.

Okul önlüklü kızların (seifuku) yer aldığı video ve fotoğrafları görmüşsünüzdür muhakkak. Bir de bunun deyting şekliyle varolan enjo kosai - okul kızlarının yaşlı erkeklerle randevulaşmaları- gösterilebilir. Bu randevular bazen fuhuş olarak görünse de yalnızca beraber olup, muhabbet etmek, vakit geçirmek gibi aktivitelerle de sınırlı kalabilir. Çok genç kızların yarıçıplak ve seksi pozlar vermeleri de çok görülen bir olgu… Buna örnek 15 yaşındaki İrie Saaya yı gösterebiliriz.


İrie Saaya modellik kariyerine 11 yaşında başladı…

Lolikon ve türevleri Avrupa’nın çoğu ülkesinde yasaklı. Gerçi japonya’da da lolita kültürünün daha ileri boyutları 1999 da yasaklandı. Bu da hentai’ye yeni bir ivme kazandırdı. Anlaşılan yasaklara rağmen bu kültür bir şekilde yaşayacak, yeni ifade yolları bulacak… pekçok japon sado-mazo filmleri Avrupa ülkelerinde şiddet içeren pornografi olarak tanımşanıp, mahkeme konusu olabilir…

Pornografi branşı, savaş sonrası inanılmaz derecede gelişti. Şu an Japon otomobil endüstrisinden sonra iki numaralı endüstridir. özellikle JAV (Japanese Adult Video) dünyadaki pornografi branşı terminonlojisine 80 lerdeki video furyasından sonra tamamen girdi.

Reon Kadena - Desire
Uppladdat av Knightrdr

Batıda işsiz kalan normal oyuncular branşta kalabilmek için son çare olarak porno filmlerde oynarken, Japonya’da AV (Adult Video) yıldızı, oyuncusu olmak statü sayılmakta. Hatta, zaten film branşında önceden etable olmuş oyuncular bile AV branşına geçmekteler. AV yıldızları Japon tv ve dergiler tarafından röportajları yayınlanmaktadır. Nasıl biz Hürriyet’in kelebek ekinde bilmemnenin röportajını pazar sabahları evde ailece okuyorsak, Japonlar da kendi AV yıldızlarının röportajlarını aynı şekilde takip etmekte.

Piksellemek, daha çok videonun popüler olduğu devirlerden kalma. Ne zaman ki yabancı pornografinin ithali ve zamanla internetin gelişimi sahne aldı, bu yasaklar gittikçe daha saçma bir hal almaya başladı. 2001 den beri devlet bu kanunların uygulanmasını takip etmekten vaz geçmiştir. Hernekadar piksellemek bir branş standartı olarak kalmış da olsa neredeyse yalnızca büyük prodüksüyon şirketleri tarafından yalnızca iç pazara yönelik prodüksüyonlarda kullanılmakta. Tv de gösteriminde problem çıkmasın diye… Bu tarzın da genelde iki versiyonu yapılmakta. DVD versiyonlarının sansürsüz olanları da mevcut.

Ben severim japon pornografisini. Çok deneysel ve sürprize açıktır… Teknik ve fotografik açıdan batıdaki benzerlerine göre çok üstündür. Açılar ver perspektif açısından da çok yenilikçidir… Bol bol alet edavat kullanılır, ve de kayganlaştırıcı madde… Kostüm ve rol oyunları bolca yer alır…

Kötü yanlarından biri ise kadınların çok pasif ve edilgen olmaları. Bir de belli bir süreden sonra çıkardıkları miyavlamaya benzeyen sesleri irite edibiliyor insanı.

Reon Kadena - Leon
Uppladdat av Knightrdr

Fareli Köyün Kavalcısı

Çek yahudisi Pavla Fleischer (Fleicherova) 2004 yazında Ukrayna göçmeni, Amerika’da yaşayan Eugene Hürtz e aşık olur. O dönem film okulunda öğrenci olan Pavla bir arkadaşının ısrarı ile bir akşam Chinatown daki Bulgar barına müzik dinlemeye gider. Eugen burada dj lik yapmaktadır. Bununla da kalmayıp New York un ünlü Punk-Rock gruplarından Gogol Bordello‘nun da lideridir. Pavla’nın çingene müziğine olan ilgisi ve Eugene’nin karizmatik kişiliği birleşince şimşeklerin çakması çok zaman almaz.


Pavla & Eugene, plastik çatal bıçağa dikkat!!!

Pavla, şöyle anlatıyor aralarındaki olayı… Türkçeye çevirmedim, atmosferi kaybeder diye de bir bakıma….

”I had become obsessed with Eugene. That’s what it was. One drunken car ride with him in the summer 2004 and I could not get him out of my mind.

He was loud and obnoxious but with passion I rarely saw in men I have known. He serenaded me with gypsy songs, and enchanted me with his spirit.

I needed more time with him but sadly, Eugene did not need me. He was after all the lead singer of the new Yorks’s notorius Gypsy Punk band, Gogol Bordello, with no shortage of female fans.

Like a woman possesed I played my final card, and appealed to the only thing I could: his ego. ”I’ll make a film about you”.

Anladığımız kadarıyla Pavla’nın bu aşkı karşılıksız kalıyor. Ancak sanatçı kişiliği ile çektiği aşk acısını birleştirince ortaya mükemmel bir belgesel çıktı. The Pied Piper Of Hützovina…Belgesel’in konusu Eugene’in anavatanı Ukrayna’ya köklerini aramak için yaptığı ziyaret.

Kiev’de 1972 de doğmuş Eugene… Rus, çingene, Ukrayna karışımı bir aileden geliyor. Benim Gogol Bordello ile tanışmam 3-4 yıl öncesine dayanıyor. Hep üzerine basmak istediğim konu, copyright kanunlarını çiğnemek sayesinde tanıştım bu mükemmel grupla. İki konserlerine gittim şu ana kadar. Bir müzisyeni canlı performansını izlemeden değerlendirmek olmaz. İnanılmaz bir enerji, inanılmaz bir şov, bunun yanında çok samimi ve içten…. Böyle özetleyebilirim Gogol Bordello ‘yu. Eugene i izlediğin zaman bir entertainer olmanın ne demek olduğunu görüyorsun ayan beyan…

Burada da arada bir belirttiğim üzere, etnik müzik ve özellikle orta ve doğu avrupa, rus, çingene müzikleri ilgi alanım. Bu bakımdan Eugene’yi keşfetmek abartmak gibi olmasın ama, kardeşini bulmak gibi birşey oldu benim için.

The Pied Piper Of Hutzovina DVD NEW TRAILER!
Uppladdat av slingshotstudios

DVD yi almadım henüz, ama ilk yapacaklarım arasında… Yeni albüm Super Taranta çıkalı çok olmadı… Bir tane de parça oradan koyayım…

Telif Hakları II. Bölüm

ilk bölümde Queen Mary I in acımasız protestan avını ve copyright ın ortaya çıkışını ele almıştım. London Company of Staioners in tekelinden bahsettikten sonra da 1688 deki Glorious Revolution ile bitirmiştim birinci bölümü. Bu postada ise 1640 ile 1900 arasındaki evreyi işleyeceğim.

1600 lü yılların ortasında parlamento sansür mekanizmasının kontrolünü saraydan almaya başlamıştı. Bunun sonuçlarından biri de yıldızlar kamarasının feshi oldu. Yıldızlar kamarası ”camera stellata” sansür davalarına bakan mahkemenin adı idi. 1641 de parlamento tarafından lağvedildi. Bu mahkemenin ortadan kalkması ile basılan eserlerin sayısında müthiş bir artış oldu. Artık sansür ve sansürü denetleyen mekanizma yoktu.

Tabii parlamentonun amacının sansürü kaldırmak olduğu gibi bir saflığa düşmemeliyiz. Politika ve politikacılar bugün neyse o gün de aynı idiler. Bu sebeple camera stellata nın yerine lisans sistemi diye birşey çıkardılar. Esasında bu dasansürün başka bir çeşidi idi. İçeriği ana hatlarıyla:

- Basımdan önce lisans çıkarma zorunluluğu
- Yazarların, basımcıların, sorumlu yayıncıların fişlenmesi
- İzinsiz yayınların Evde aranma, el koyulması ve yakılmasıyla ilgili düzenlemeler.
- Yazar, basımcı ve yayıncının uygunsuz yayın olduğu takdirde tutuklanması ve cezalandırılması.

London Company of Stationers, daha önceki yazımda da anlattığım gibi sansürün uygulanışı düzenleyen ve icra eden (kitap yakma, matbaalara el koyma) organizasyon idi. Tamamıyla basım ve yayın konusunda tekel (monopol) e sahipti. hatırlatmakta yarar var, bahsettiğimiz konu telif hakları, copyright… Bundan başka hiçbirşey değil. Özüyle, amacıyla…

Sansür 1662 de daha da sertleştirildi. Yeni bir kanun, ”licensing of the press act” yürürlüğe girdi.

Ve o arada iç savaş, ve Glorius Revolution 1688, güç dengeleri tamamen değişir. Sansüre mağruz kalanlar artık güce sahiptir. 1695 de London Company of Stationers ın monopol hakkı yenilenmedi. Böylece 140 yıllık sansür mekanizması ortadan kalkmış oldu.

1695 den itibaren 15 yıl boyunca hiçbir sansür mekanizması yoktu. Kültür ve bilim hiç olmadığı kadar özgür ve yaygın oldu. Yalnızca İngiltere değil, kolonileri de bundan nasibini aldı. Amerika dahil olmak üzere… Tarihçilerin ortak olduğu nokta bu basım hürriyetinin Amerika’nın bağımsızlık savaşına etki ettiğidir. Yani bugün baktığımızda vardığımız sonuç, copyright ın ortadan kalkması, Amerika’nın özgür bir ülke olmasında katalizatör görevi görmüş olmasıdır.

Stationers için acı bir durumdu. Yıllarca geçindikleri ekmek teknesi enkazlar altında idi. Bu sebeple parlamentoya karşı lobi yaparak basım özgürlüğünün dezavantajlarını malzeme yaptılar. Bunlardan bir tanesi, eserin özgünlüğünün tehlikeye girmesi idi. Kitaplar önceden baskı levhalarından çoğaltılıyordu. Yeni kitaplar basmak için yine levhalardan çoğaltılan yeni levhalar gerekiyordu.Fakat yeni teknikle bu levhaları kağıtdan da kopyalamak mümkündü. hem daha da ucuza malediliyordu. Fakat bunun bedeli olarak da resimler, illustrasyonlar ve matematik formlar görüntü kalitesinden kaybediyordu. Bunu Galilei’nin basılan eserlerinde görebiliyoruz.

Yani demek istediği şuydu Stationers’in; İyi bir kopya yapmak pahalı, kötü kopyaları basmak ise çok ucuz. Bu yüzden millet yalnızca kötü kopyalara yönelecek. Bu da eserin özgünlüğünü, değerini kaybettirdiği gibi kültür ve bilime de sekte vuracak. Tabii bu bahane. Asıl amaç monopolü geri almak…

Bunu sağlamak için monopolistler şunu da iddia ediyorlardı; her eserin bir yaratıcısı vardı. Ve bu da sahiplik hakkını beraberinde getirmeliydi. Bu hak ki diğer insanları aynı eseri basma hakkından mahkum bırakmalıydı. Eğer bir tek kişi basım, çoğaltım hakkına sahip olursa, bu sahiplik hakkı da alınır ve satılabilirdi. Bu da ilk defa ”intellectual property” teriminin tarih sayfalarına geçişinin hikayesidir.

Monopolistler, yazarların hakknı aradıklarını iddia ediyorlardı. Diğer yandan ise yazarların esasında hiç böyle bir talebi yoktu. Esasında 300 yıldır değişen birşey yok bu konuda. (Daha önce bahsettiğimiz Prince, U2, Metallica ve Madonna kendi plak şirketleri olan sanatçılar. Apış-araları o yüzden yanıyor…)

Parlamento oyuna geldi ve zamanla sınırlanmış, alınıp satılabilen bir telif hakkı icat etti. Bu hak, eseri yaratan yazara otomatikman geçiyordu. Zaman sınırı, kanundan önce çıkan eserler için 21 yıl, sonra çıknalr içinse 14 yıl olarak belirlenmişti. Bu kanunun tarihteki adı Statute of Anne dir. Kanun kitaplarına 1709 da geçer ve 10 nisan 1710 da yürürlüğe geçer. Telif hakkı borazancılarının tarih yazımı da buradan sonra başlar. Aynı dönemde London Company of Stationers kitaplara el koymaya ve yakmaya devam eder. Bunun kanunsuz ilan edilmesi de 1775 dir.

Bitirirken İki şeye dikkat çekelim:

- Orjinalinde telif hakları kanunu hiçbir zaman artistler, yazarlar ve sanatçılar için çıkarılmadı.

- Copyright savunucularının, ”mükemmel kopyalar yapmak pahalıya mal oluyor, ama kötü kopyalar yapmak ucuz” argümanı tamamen günümüz için geçersiz. Günümüz teknolojisinde birebir kopyalama yöntemiyle aslının aynısı 0 ytl, dollar, pound, kron, ruble, yen e maloluyor.

Copyright, Tarihi ve Asıl Amacı

Çoğu insan telif haklarının yüce bir felsefe ile kültür hayatını korumak için ortaya çıktığını sanıyor. Hem sanatçıya ekonomik destek hem de sıradan insanların müzik, edebiyat ve kültürü alabilmesine yardım edecek…

Gerçekler ise sanıldığından çok farklı…

Copyright, bizdeki adı ile telif hakları (ekonomik bağlamda alıyorum burada, yoksa sanatı ve kültürü yaratan sanatçının eserini kendinin olduğuna dair tescil ettirmesi bunun dışında) ortaya bir sansür mekanizması olarak çıkıyor ilk defa. Kime karşı ve ne zaman? Belirli bir politik görüşe ve yanlış dine sahip olanlara karşı başlatılan bir savaşta uzun yıllar önce… Çok insan öldürüldü, idam edildi. Diğerleri ülkeden kaçtı. Copyright’ın fonksiyonu bu kaçakların birbiri ile iletişim kurmasını engellemek ve fikirlerini insanlara yaymalarını engellemekti. Üstelik bu copyright’ın yan efektlerinden biri değil, asıl amacı idi.

Herşey Henry VIII ile başladı. İngiltere kralı Henry… Bir katolik olarak yetiştirilen Henry’nin hiçbir zaman dinle fazla alakası olmadı. Daha çok sekse meraklı bir insandı. Zamanı gelince bir kadınla evlendi, Catherine of Aragon ve daha sonra adını Mary koydukları bir kızları oldu. Henry’nin gözü her zaman dışarıdaydı. Zamanla Henry evliliğinden de  usandı ve ayrılmak istedi. Ancak Papa, Catherine of Aragon’u kanatları altında ialmıştı. Katolik kilisesi de böyle bir şeye kesinlikle izin vermiyordu zaten.

Henry VIII kuru gürültüye pabuç bırakan bir kral değildi. Orta parmağı ile Papa’ya fuck you çekti. Ve bütün İngiltere’yi protestan yaptı. Sonra da boşanıp kendine beş tane karı aldı. Bunun yanında sevgilileri de oldu. Tarihçiler bugün bu hatunların sayısı konusunda fikir birliğine varamamaktadır. Bu kadar hengamenin içinde bir kızı daha oldu Henry’nin. Elizabeth

İki kızı da daha sonra babalarının tahtına oturacaktı…

Aşşağı yukarı bu dönemlerde Guthenberg’in matbaası ortaya çıkıyor. İlk baskı makinesi ne zaman ortaya çıktı tam belli değil, ancak 1450 lerin başı olmalı. 1480 de Avrupa’da 110 tane baskı makinesi vardı… bunların 50 tanesi İtalya’da idi. İlk makine İngiltere’ye 1485 de geldi.

Bu dönemde copyright (telif hakları) diye birşey yoktu tabii ki. Öncesinde, bir eseri kopyalamak istediklerinde bu işe özel olarak ilgilenen kişilere gidip ilgili eseri kopyalaması için sipariş veriliyordu. Yalnız bu profesyonel yazıcılar hiçbir zaman kopyaladıkları eserleri yüzde yüz çevirmiyordu. Kendilerine göre buldukları imla hatalarını düzeltiyor, hatta eserlere zaman zaman iyi niyetle, zaman zaman da kötü niyetle ekleme ve çıkarma da yapıyorlardı. O yüzden matbaanın gelmesi bir devrim yaratmıştı. Eserler onbinlerce ve tıpkısının aynısı kopyalanıyordu. Herkes yayıncılık yapabiliyordu. Cebinde basım masraflarını karşılayacak parası olanlar her önüne gelen eseri basmaya başladılar. Galilei, Sokrates, aklınıza ne geliyorsa…

Sahtecilik - başkasının eserinin altına kendi adını yazmak - sık sık karşılaşılan bir durumdu. Tersine sahtecilik de yapılıyordu. Kendi eserinin altına daha ünlü birinin ismini koymak… Bu daha popülerdi. Tamamen bir kaos…

1553 de Queen Mary I tahta oturdu. Henry ve Catherine’nin kızı olan Mary… Tabii boşanma sebebi ile Catherine kraliçelikten, prensesliğe oradan da leydiliğe iniş yapmıştı. Mary annesinin bu durumuna çok bozuluyordu. Babasına karşı ise kin besliyordu. Annesine yaptıklarından, yaptıklarını haklı çıkarmak için İngiltere’yi protestan yapmasından dolayı… Kendisi çok koyu bir katolikti. Ve İngiltere’yi tekrar katolik yapmayı kendisine vazife edinecekti.

Acımasız bir av ve katliam başlattı protestanlara karşı. İlk etapta toplumda gücü ve etkisi bulunan 300 protestanı idam etti. Ekonomik durumu iyi olan 800 aile ise yurt dışına kaçabildi.  Fakir protestanlar tutuklandı, idam edildi. Bloody Mary lakabını işte böyle haketti Queen Mary I.

Mary’nin gıcık olduğu başka birşey ise protestanların matbaadan yararlanarak, fikirlerini sarayın ve kilisenin kontrolü dışında yaymalarıydı. Ancak sarayın askeri gücü ile bunun önüne geçemeyeceğini anlamıştı. Kendine bir işbirlikçi bulması gerekiyordu. Bu yüzden London Company of Stationers‘ a (Londra Matbaacılar Birliği) bir teklifle gitti.

London Company of Stationers yalnızca sarayın uygun gördüğü eserleri basacaktı. Bunun karşılığında ise kitap basma branşında monopol (tekel) e sahip olacaklardı. Bu organizasyonun dışındakilerin matbaalarına el koyulacak, bastıkları kitaplar imha edilecekti.

4 mayıs 1557 de kraliçeden monopol haklarını ve ayrıcalıklarını tasdikleyen belgeyi aldılar. Bu aynı zamanda kraliyetin özel sansür bürosu olmaları anlamına da geliyordu.

Ne mutlu ki Mary protestanlığı yok etme görevini başarı ile tamamlayamadı. Kasım 1558 de öldü ve ardından Queen Elizabeth I taç giydi. Elizabeth protestandı ve hala 500 yıl sonra bugün bile İngiltere’nin en sevilen kraliçesidir.

Buna rağmen ilginçtir ki, Queen Mary’nin konstrüksüyonu olan sansür sistemi yaşıyor. COPYRIGHT adı altında.

Copyright kelimesi matbacılık branşında kulanılan bir terimdi… Birlik üyeleri aralarında anlaşmaya varıyorlardı. Hangi eseri hangisi basacak diye. Ve bu anlaşmalar kayıtlı olarak London Company of Stationers da belgeler halinde bulunduruluyordu. Kimin, neyi basmaya hakkı var belirlemek için. Kopyalama hakkı, copy ve right…

Çok değil, 150 yıl sonra Avrupa’da yeni rüzgarlar esecek, basım hürriyeti moda olacaktı… Kısa, fakat etkili bir devrim oluyordu İngiltere’de.. Yıl 1688… Tarihte ”Glorius Revolution” adıyla bilinen devrim, bizlere tarihin galipler tarafından yazıldığına da örnek teşkil ediyor. Bir başka adı da ”Blodless Revolution” olan bu devrim adına nazire yaparcasına İskoçya’da 3 meydan savaşına ve İrlanda’da kan banyosuna mal olacaktı.

Fazla detaya girmeden bu iç savaşın sonunda parlamentonun saraya göre daha fazla bir güç kazandığını görüyoruz. Bu parlamentonun üyelerinin büyük çoğunluğu ise Stationers tarafından sansüre uğramış kişiler oldukları göze çarpıyor. Dolayısıyla bu insanlar sansür kurumunun varlığından hiç memnun değillerdi. İşte böylece London Company of Stationers in ayrıcalıkları ve monopolü ellerinden geri alındı, basım hürriyetine gidildi. Tıpkı Queen Mary I den önce olduğu gibi…

İkinci bölüme çarşamba günü devam etmeyi düşünüyorum. Uzun postalar, farkındayım… Bilinmesi gereken şeyler olduğunu ısrarla söylüyorum. PDF formatında indirilebilir şekilde de vereceğim demiştim. Alternatif olarak aşağıdaki share this fonksiypnunu da kullanabilirsiniz.

Гимн Советского Союза

Avrupa Şampiyonasında ne zaman Rusya’nın maçı olsa, akabinde Google’da Rus Milli Marşı‘nı (Gimn Sovietskogo Soyuza) arayanlar buraya düşüyor. Turnuvayı isveç televizyonundan izliyorum, her yorumcunun ortak görüşü de bu marşın çok etkileyici olduğu yönünde. Daha önceki bir postamda Rus milli marşını ele almıştım. Tekrarlamak olmasın diye bu sefer başka bilgiler de vereyim ki buraya düşenler ahlaksız ve edepsizliğin yanında biraz bilgi de edinsinler. Tabii herşeyden önce Rus milli takımını kutlamak lazım. Turnuvanın en güzel futbol oynayan takımı Hollanda’yı nefis bir futbol oynayarak yendiler. Maçın 10. dakikasında işin rengi belli oldu esasında ama Rus takımının tecrübesizliği işi uzatmaya götürdü. Emin olun böyle iki maç daha oynarlarsa bu turnuvanın şampiyonu olacaklardır. Andrej Arshavin ve Pavlutchenko seyretmesi zevkli iki oyuncuydu…

Bugünkü Rus milli marşı 1944 de hani şu hepimizin bildiği (nağmesi olmasa da adını) Enternasyonal adlı marşın yerine geçti milli marş olarak. İyi de oldu… Enternasyonal i o kadar tutmuyorum ben müzik olarak. Bana da sorsalardı ”evet bunu yapın” derdim. Sözler Sergei Mikhalkov, düzenleme ise ünlü kompozitör Alexander Alexandrov’un. Yalnız Sergei’nin yazdığı sözler de bilhassa adıyla sanıyla falan Stalin’in geçmesi ve 1953 deki ölümünden sonra partide esen hafif reform rüzgarlarının sonucu marştan sözler kaldırıldı. 53 den 77 ye kadar marş sözsüz çalınıyordu. Sonra uyarladılar, kılıfına uydurdular falan ve sözlü çalmaya başladılar. Buyrun marş bir daha burada, videoya İngilizce tercümesi de koyulmuş…

Hymne sovietique
by touitoui74

Yalnız Rusya Liberal Demokrat Partisi Yabloko bu marşı 1990 lı yıllarda değiştirmek istedi. Yabloko’yu Putin’in otoriter rejimine kıl olan liberaller kurmuştu. Fakat bu değişikliği kabul ettiremediler. İşin ilginç başka bir tarafı, teklifte sundukları marşın da en az bugünkü kadar güzel olması.

Proshchanie Slavianki adındaki bu marşın batıda bilinen adı Farewell of Slavianka. Güftesiyle bestesiyle beynininzi skmiyim şimdi. Fakat marşın sözleri Slav kadınlarının I. Balkan Savaşı’na katılmak üzere evden ayrılan erkekleriyle vedalaşarak ayrılmalarını konu alıyor.

Hazır hızımızı almışken bu marşın benim sevdiğim başka bir yorumunu daha dinleyelim. Zhanna Vladimirovna Bichevskaya Rusya’nın Joan Baez‘i diye anılıyor. Bir de burdan buyrun, sonra sizi rahat bırakıyorum…

Ekleme:

”Fenasi bu merak nereden geliyor?” diyorsanız… Valla ben de çok fazla hatırlamıyorum nasıl başladığını falan. Olga’lar Volga’lar işin içinde tabii bir nebze. Fakat gittikçe bir hobiye dönüştü diyebilirim. Rusya ve Baltık ülkelerine gittiğimde eskici dükkanlarından çıkmam. Tiyatro dürbünleri, saatler, eski kartpostallar, ekmek ve şeker kuponları… Ne buluyorsam alıyorum. Kocaman bir Lenin büstü getirecektim az daha Vilnius’tan taşımaya g.tüm yemedi… Komünizmden falan hiç hazetmem oysaki…

Zikin Kitabını Yazdılar

Vücudun herhangi başka bir uzvu hiç bu kadar meşgul etmedi insanların kafasını. Modalar bile gelip geçiciydi. Uzun saç, kısa saç, kıllı göğüs (Tom Selleck), traşlı göğüs (Brad Pitt) vesaire. Fakat konu alete gelince moda hep aynı kaldı. Malın büyüklüğü hep önemli… Kadınlar ve erkekler boyunu, işlevini tartışadursun, değişmeyen bir gerçek ise büyük aletlerin insanlarda uyandırdığı hayranlık duygusu. Altında binbir çeşit psikolojik sebep aranır ve bulunur. Benim gireceğim bir konu değil bu… Benim burada haberini vermek istediğim olay sonunda tarrağın da kitabının yazıldığı…

The Big Penis Book Taschan yayınevi’nin bir kitabı. Taschan, bu ve buna yakın tarzlarda yaptığı yayınlarla benim favori yayınevim. Fotoğrafcılık olayına da düşkünlüğüm olduğu için olsa gerek. Taschan’ın yayınlarında  fotoğraf ve fotoğrafcılık sanatı ögesinin sıkca kullanıldığını gözlemliyorum.

Bu kitapta 20 santimin üzerindeki ünlü malafatlar konu alınmış. Tabii ki Boogie Nights filmiyle halkımıza adını ezberlettiren John Holmes de bu kitabın konusu olmuş. Kitapta 400 kadar fotoğraf var. Aslında 20 santim ve üzeri dünya nüfusunun % 2 sinden daha azına bahşedilmiş. Bu denli nadide olması yüzünden değerli olmalı.


Üstad John Holmes & Co.

Alfred Kinsey 1948 yılında yazdığı kitabı Sexual Behavior in the Human Male de 3500 erkek arasında araştırma yapmış. Bu araştırmaya göre % 65 in çük boyu  13,5 ile 16 santim arasında değiştiği ortaya çıkıyor. Yalnız araştırmanın yapılış yöntemi şu; 3500 erkeğe doldurmaları üzere bir kart gönderiliyor. Herkes kendi aletini ölçüp uzunluğunu yazacak. Dolayısıyla denekler biraz bol keseden atıyor yazarken. Yıllar sonra araştırmacıların gözetiminde yapılan başka bir ölçüm, ortalamanın 2-3 santim düştüğünü ortaya koyuyor.

Kinsey’den başka bir de Dr.”Jacobus X” (Jacobus Sutor) adlı şahıs var. Bu eleman Fransız ordusunda 19. yy. da doktor olarak çalışıyor ve dünyanın heryerinde görev yapmış. İlgi alanında, gittiği her yerde elinde mezuro ile ölçü almak da var. Kitabı Untrodden Fields of Antropology de ölçümlerini insanlığın hizmetine sunmuş. Doktora göre ortalaması en baba olanlar Araplar… Kaldırınca 18, 19 cm yi rahat buluyormuş fellahlar… Fakat rekor ölçüme Senegal’de rastlanmış…. 30 santim… Boru gibi…


Cinayete Teşebbüsden İçeri Atarlar

Kitabın editörü Dian Hanson bakın çalışmasını nasıl prezente ediyor… Kitabı Amazon‘dan ısmarlayabilirsiniz. Sörtieiyt baks (bucks) fiyatı var.


Find more videos like this on RedTube